Önce, Başbakan’ın 24 Nisan’ın yıldönümünde Ermenilere taziye mesajının hakkını verelim. Elbette, farklı açılardan değerlendirilecek, tartışılacak ama nihayetinde lamı cimi yok. ‘100 yıllık resmi sessizliğe’ son verme yolunda sevindirici, umut verici, tebrik edilesi bir çıkış!
Gerisi tartışılır ama böylesi önemli bir adıma gölge düşürmemeli! Kuşkusuz geçiştirilecek bir konu değil, o nedenle bu konuya tekrar dönmek, önemini daha uzun boylu vurgulamak lazım.
Ama bu arada bir ‘son dakika’ gelişmesi yaşandı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, AYM’nin kuruluş yıldönümündeki konuşmasıyla otoriter siyaset gidişine karşı önemli bir çıkış yaptı. Kılıç’ın geçmişte Kürt partilerinin kapatılması konusundaki tutumu ve bizim gibi ülkelerdeki ‘demokrasi darboğazı’ ortamlarında ortaya çıkan ‘jüritokrasi’ye savrulma riski gibi hususlar tartışma konusu olabilir, olmalı.
Kılıç’ın çıkışı anlamlı, tebrik edilesi
Ancak bu çıkışı ‘cumhurbaşkanlığı ve siyaset hesabı’ diye geçiştirmek mümkün olmamalı. Lamı cimi yok, konuşmanın mahiyeti son derece anlamlı ve tebrik edilesi bir çıkış!
Unutmayalım ki, otoriter siyasetler ‘otoriter lider’lerin eseri olmaktan ziyade, demokrasi adına cesur çıkışların eksikliğinden beslenir. O nedenle, demokrasi adına ‘daha fazla demokrasi talebi’ olarak yükselen her çıkış önemlidir. Bu tür çıkışlar desteklenmeli, değerlendirilmeli.
Her eleştiriyi siyaset dışı ilan etmek otoriterliktir
İktidar partisi, kendisine yöneltilen her eleştiriyi ‘siyaset dışı’ yol olarak karalayıp sindirme yoluna gidiyor. Oysa, demokratik siyaset çoğunluğun oyunu alanın düdüğü çaldığı, gerisinin susturulduğu, ‘siyaset dışı’ ilan edilebildiği bir siyaset biçimi değildir. Demokrasilerde siyasetin alanı çok daha geniştir, öyle olmalı.
‘Demokratik siyaset alanının dışına taşmak’la mahkum edilebilecek ve edilmesi de gereken tek eylem, seçimle iktidara geleni demokrasi dışı yollardan yerinden etme eylemidir. Yoksa seçilmiş bir iktidara her itiraz ve eleştiriyi ‘siyaset dışı’ ilan etmek sadece otoriter siyaset anlayışının bir ifadesi olabilir. Türkiye’de son dönemde yaşanan da budur.
Demokrasi dahilinde en güçlü itirazı sergilemek zorundayız
Nitekim bu tür çıkışlar artık sadece ‘siyaset dışı’ değil, ‘milli olmayan’ tavırlar olarak da itham ediliyor. Bu çok tehlikeli bir gidiş. Bu gidişe karşı, demokratik yolların dışına taşmadan ve iktidar borazanlarının ithamlarına karşı komplekse kapılmadan, en güçlü itirazı sergilemek zorundayız.
Başbakan’ın tarihsel bir trajediyle yüzleşmenin kapısını açması ne kadar önemliyse, tarihle yüzleşmenin ne anlam ifade ettiğini iyi kavramak ve hayata geçirmek de o kadar önemli. Tarihle, sadece geçmişteki haksızlık ve zulümleri yad etmek ve kırgınlıkları gidermek için yüzleşmeyiz. Geçmişle, benzer yollara gidişlerin ve yeni trajedilerin önünü kesmek için yüzleşiriz; anlamlı olan budur.
Tarih değil hatalar tekerrür eder
Bu meyanda, otoriter rejimlerin toplumları nerelere sürüklediğini görmenin en iyi yolu da tarihe bu gözle bakmaktır. Geçmişte yaşanan trajedilerden korunmanın yoluysa, benzer siyasetlerin tekrarından sakınmaktır.
Tarih kendini hiçbir zaman aynı şekilde tekrarlamaz ama insanlar ve toplumlar farklı şekillerde benzer hataları tekrarlayıp durur. Ermenilere taziye bir büyük yüzleşmenin müjdecisidir ama tam da bu noktada, bir yüzyıl sonra başkalarına başka taziyeler için yol açılmasından sakınmak gerek.
Yaşama hakkının tanınmadığı bir noktadayız
Toplumun bir kesimini düşmanlaştırmak ve bunun feci sonuçları illa farklı etnik ve dini topluluklar üzerinden yaşanmaz. Bu açıdan, tam da Başbakan’ın taziye mesajını yayınladığı gün, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan, ‘Beyaz Türklere mektup’ başlıklı yazı fazlasıyla ürkütücüydü. Ömrüm ‘Beyaz Türk dünyası’na karşı durmakla geçti. Eleştirirsiniz, hiç hazzetmezsiniz, küçümsersiniz, o başka; ‘yaşama hakkı tanımamak’ başka! Görüyorum ki artık bu noktalara gelmişiz.
Erdoğan’a ‘Başçalan’ diyen siyaset dilinden hiç hazzetmeyen biriyim. Ama “Rize’de bunu söyleyene bu lafı edin de, görün bakalım, o piştovu size hangi yöntemle kullanıyor” demek nasıl bir şey?
Zamanında, Britanya’nın eski başbakanı Tony Blair’in adı ‘yalancı’ biçiminde değiştirilip ‘Bliar’a çevrilmişti ama piştova sarılmayı düşünen çıkmadı. Dahası, böylesi bir tutumu gündeme getirmek mutlaka suç olarak muamele görürdü. Demokrasilerde doğru olan budur.
Boğazlaşmadan yaşamanın garantisi
Demokrasiler ‘boğazlaşmadan yaşamanın garantisi’nden başka bir şey değildir. Aynı yazıda, ‘Beyaz Türkler’e Ramazan’dan önce Anadolu’yu dolaşmaları tavsiye ediliyor: “Oruç yiyeni döverler bizim oralarda. Özgürlük var falan derseniz iki katına çıkar kötek”.
Nasıl yani, dağ başı mı burası? Nasıl yani, artık orman kanunlarına mı tabi olacağız? Nasıl yani, ‘muhafazakar Anadolu insanı’ düpedüz ‘barbar’ mı? Nasıl yani, barbarlığa övgü göğüs gererek yapılacak iş mi?
Dedim ya, gidiş kötü! Dedim ya, boğazlaşmadan, boğazlanmadan yaşamanın garantisidir demokrasi; birçoklarının sandığı gibi bir ‘Batı fantazisi’ değil.
