GÜRSEL GÖNCÜ
Mustafa Dağıstanlı’nın (MD) kitabını yaklaşık bir ay önce okumuş ve benimle ilgili dile getirdiği sansür iddialarını, kendisine yazdığım özel bir mesajda cevaplamıştım. Kendisi bunun üzerine bana cevap vermek yerine bir açıklama yayınlamış, konuyu ‘genel’e taşımış ve benim ‘gizleyecek birşeylerim olduğu’ izlenimini yaratmak istemişti. Halbuki niyetim, aramızda var olduğunu sandığım bir arkadaşlık hukuku doğrultusunda kendisini daha fazla utandırmamaktı.
Esra Arsan’ın bu sitede konuyla ilgili yayınlanan yazısını ve MD’nin cevabını okuduktan sonra, artık yazmam gerektiğini düşündüm.
Afiyet olsun
Gerçi MD, artık esas olarak bu kitap civarında yaratmaya çalıştığı polemiklerle beslenen, mesleki varoluşunu buna bağlamış bir insan görüntüsü çiziyor; benim yazmam da bu kızartmak istediği yeni ekmeğine yağ sürecektir. Olsun varsın. ‘Kötü medyanın iyi çocuğu’ imajını parlatmasına bir vesile teşkil edecekse, afiyet olsun.
Kaldı ki ‘5Ne1Kim’ adlı kitabı okuyunca, temel stratejinin zaten bir kısım insana ‘saydırmak’ olarak belirlendiği; bunların çoğunlukla MD ile sansür konusunun dışında çeşitli mesleki problemler yaşananlardan seçildiği; bu insanlardan herhangi bir fikir sorulmadığı veya doğrulatma istenmediği; hedef alınan kişilerden gelmesi muhtemel reaksiyonlar doğrultusunda bir polemik havası ve buna bağlı bir marketing planlandığı anlaşılıyor.
Haklı suskunluk
Bu bağlamda, kitapta çeşitli sansür iddialarına hedef olan kişilerden hiçbiri, bildiğim kadarıyla MD’ye bir cevap vermedi; onu muhatap almak istemedi. Onların bu haklı suskunluğu da, MD’ye ve kimi arkadaşlarına, ‘Sansürcüler sus-pus oldu, rezillikleri ortaya çıkınca şöyle-böyle oldular’ gibi gelmiş olabilir. Bense bunlar dışında kalan ve kitaptaki iddiaları ciddiye alabilecek insanlar olduğunu düşündüğümden bu satırları yazıyorum.
İronik bir tezat
MD’nin yazdıkları arasında şüphesiz ‘doğru hatırladığı’ veya ‘doğru aktarılan’ kimi sansür uygulamaları da mevcuttur. Ancak kitapta iddiaya muhatap olan insanlara hiçbir şekilde fikir sorulmadığından, ‘Kendisini aradık, telefona çıkmadı veya cevap vermedi’ gibi bir bilgi dahi olmadığından, bunlar da maalesef değersizleşmiştir. Zaten MD’nin belirttiği gibi, ‘Ben yazdım kardeşim, itirazı olan konuşsun’ yaklaşımı, gazeteciliğin temel ilkeleri sayılan ve kitaba isim olarak seçilen 5Ne1Kim’le ironik bir tezat, hatta bir kara mizah örneği teşkil etmektedir.
MD eğer belirli bir hipotezi ve kurgusu olan, belirli bir tarihsellik içeren, çeşitli siyasal kırılma noktalarıyla sansür uygulamalarını eşleştiren, medya sektörünün yapısını, dinamiklerini ve gazetecilerin çalışma yöntemlerini içeriden bir bakışla analiz eden; tüm bunları oluştururken de tanık olduğu veya kendisine anlatılan hadiseleri ilgili noktalarla örneklendiren bir kitap yazsaydı, faydalı ve kalıcı bir işe imza atmış olurdu. Ama bu MD’nin boyunu aşan ve anlaşıldığı kadarıyla yapabilecek dahi olsa tercih etmeyeceği bir iştir.
Anı değil dedikodu
Bu durumun iyi-kötü farkında olan MD, kitabın başında birkaç kaynaktan devşirdiği Osmanlı basını-sansür-Cumhuriyet dönemi-medya temalarında ilerleyen bir giriş yazmış; sonrasında ise aralara koyduğu yapıştırma-geçiş cümleleriyle çeşitli sansür hikayelerini dizelemiştir.
Yine aynı temel handikapı gidermek yolunda, bu kitabın bir tür anı kitabı olduğunu dillendirmiş; böylelikle sansürcü olarak nitelediği insanlara herhangi bir cevap hakkı tanımamasını rasyonalize etmeye çalışmıştır. Oysa ki kitabın sadece sansürü konu alan tematik yapısı, başka insanlardan aktarılan anekdotlar kullanılması, medyadaki sansürün ne noktalara geldiğini bilmeyenlere anlatma iddiası; ‘5Ne1Kim’i ne teknik ne de içerik olarak ‘anı’ kategorisine sokmamaktadır.
Kitap için eğer bir kategori varsa, bu da dedikodu kategorisidir.
İftira ile patolojik yalan arasında
Oğuz Atay, “İnsan başkalarındaki kötülükleri görerek iyi olmaz” demişti. Burada ise görmek bir yana, başkalarına kötülük atfederek, yakıştırarak, yapıştırarak ‘iyi’ olmaya çalışan bir MD var. Kendisinin benimle ilgili dile getirdiği iddialar, en terbiyeli ve hafif tabiriyle mesnetsizdir. İftira ile patolojik yalan arasında gelgitlenen bu yeni faaliyet alanında kendisine başarılar dilerim.
Yazının başında, MD’ye yolladığım özel mesajdan bahsetmiştim. Hiç değiştirmeden aşağıya koyuyorum:
“Sevgili Mustafa,
Kitabını nihayet geçen hafta okudum ve sana bu şekilde, yani yeni tabiriyle ‘özelden’ yazayım dedim. Ne de olsa bir hukukumuz var; en azından benim için öyle.
Geçen sene de T24’e bir yazı yazmış ve benim Yeni Yüzyıl zamanında seni endirekt olarak (Sabah üzerinden) tehdit ederek, yazını yayınlamadığımı, sansürlediğimi iddia etmiştin. Bir telefon edip, ‘Böyle bir hadise var, şöyle hatırlıyorum, sen ne diyorsun’ dememiş, kitabına başlık seçtiğin 5Ne 1Kim’i hiçe saymıştın. Hatta iddiana konu olan ilgili bölümün o dönemki editörü Ali Bayramoğlu’na ve Aytekin Abi’ye dahi, bu ‘hatırladıklarını’ doğrulatma veya onların hafızasını yoklama zahmetine katlanmamıştın.
Bu kitap da, temel olarak ‘aklımda kaldığı kadarıyla tarih’ yöntemini benimsediğin ve ‘başkalarından duyduğum kadarıyla’ kaleme aldığın bir dedikodu kitabı. Önsözde Ragıp Duran’ın zikrettiği ve ‘bu kitap gibi’ olduğunu söylediği İngilizce, Türkçe referans kitaplarıyla herhangi bir ilgisi bulunmadığını sen benden daha iyi biliyorsundur zaten. “Bir gün Ahmet geldi, toplantıda böyle dedi; sonra Mehmet şöyle yaptı, Ayşe de buna dayanamadı; görüyor musunuz sevgili okurlar medya ne halde geldi” diye yazılanlara eğer ‘medya analizi’ deniyorsa, benim diyecek birşeyim olamaz tabii. Ama bana kalırsa bırak analizi manalizi, kitabın büyük ölçüde ‘Dolmabahçe vakaları’ndan oluşuyor.
Kitabında yine Yeni Yüzyıl dönemine dair benim ‘sansürcü’ anlayışımı dile getirdiğin bir hadise daha var. Gazete çıkmadan önceki bir toplantıda, “Doğu’da köy yakma haberi gelirse, bunu manşetten hatta 1. sayfadan falan veremeyiz; iç sayfalarda küçük görürüz” demişim. Bu hadiseyi yazarken yine beni aramadığın malum da, aynı toplantıda bulunduğunu söylediğin, mesela Alev Er’e “Sen bu hadiseyi hatırlıyor musun” diye sormadığın da ortada. Yazık.
Kitabın bir başka yerinde, yakın zamandan, NTV Tarih’ten de bir örnek vermişsin. ‘Sansürcü Gürsel’ yine işbaşındaymış ve Dersim’in kapak yapıldığı sayıda, askerlerin yakaladıkları Dersimli bir grupla çektirdikleri fotoğrafın altına ‘Dersim Hatırası’ yazmışım! Yani bu hadiseyle birçok anlamda dalga geçmişim ve bu kepazelik üzerine espri yapabilecek kadar alçalmışım! Sen bunu böyle ve bunları ima edebilecek şekilde nasıl yazabildin usta? Nasıl bir ruh veya madde hali bu? Bunları yazarken bakmadığın o ilgili 11. sayıya, hiç değilse şimde bir aç bak. O resimaltı senin ‘düzelttiğin’ resimaltı mı yoksa orada başka bir şey mi yazıyor?
Dergi basıldıktan sonra Bünyad (Dinç) o fotoğrafı bir internet sitesinde görmüş (hatta orada bizim kullanmadığımız daha çarpıcı kareler varmış ve Bünyad gibi bir profesyonel o sitedeki çözünürlüğü çok düşük fotoların dergide kullanılamayacağını bilmiyormuş!) ve orada bu gözaltına alınanların sonradan öldürüldüğü yazılıymış. Sen de bana “Bunu biliyor muydun” diye sormuşsun. Ben de “Biliyordum” demişim. Yani bilmeme rağmen bu bilgiyi okurdan gizlemişim. Sansürlemişim.
Sözü edilen siteyi de, sitedeki fotoları da, o fotoğrafla ilgili orada ne yazıldığını da ‘biliyordum’ Mustafa. Ama o bilgiyi o sırada doğrulatamadım. Ta ki yaklaşık bir sene sonra konunun uzmanı Cemal Taş’la karşılaşana kadar. Ve biz NTV Tarih’i internet sitelerindeki fotolar ve bilgiler üzerinden yapmıyorduk hatırlarsan. Ayrıca derginin matbaaya gitmesine 1 hafta kala kapak konusunu değiştirmiş, sayfaları yeniden düzenlemiş ve nerdeyse imkansız sayılabilecek bir sürede, ilk kez yayınlanan fotoğraflarla harika bir sayı hazırlamıştık. Dersim gibi kritik bir konu Türkiye’de ilk kez bir popüler dergide böylesine irdelenmiş ve “Ayıptır, zulümdür, cinayettir” kapak başlıklı o sayı 54 bin gibi rekor bir satışa ulaşmıştı. Tüm bunları ‘sansürcü’ olduğumuz için yaptık usta!
Uzatmayayım. Herşeyi bir kenara koy. Yaptığın, yazdığın şeyler ayıptır. Sana öncelikle kendi geçmişin ve vicdanınla yüzleşmeni öneririm. Sonrasında, vakit kalırsa arkadaşlığı, dostluğu hatırlarsın.
Not: Kitabın ‘başkalarından duyduğum kadarıyla tarih’ bölümlerinde sıklıkla Ayşenur Aslan var. Ayşenur’un NTV’ye geldiği dönemde yanılmıyorsam Dış Haberler editörüydün ve her anlamda (insani-mesleki) ciddi sıkıntılar, kısıtlamalar yaşamıştın, diye hatırlıyorum. Tabii ‘aklımda kaldığı kadarıyla’ birşeyler demek, yazmak istemem. Sen belki kitabın sonraki baskılarında o zamanları da hatırlarsın.”
