Şöyle dedi: “Bana diktatör miktatör demişler hiç umurumda değil; bir kulağımdan girer, ötekinden çıkar!”
Bir kulağından girdiği belli. Keşke öteki kulağını tıkasaydı da o eleştiriler çıkıp gitmeseydi. Çünkü o eleştiriler demokrasinin doğup büyüdüğü topraklardan geliyor.
Batı’nın gözü kapalı hayranlarından değilim. 12 Eylül faşizminin ülkemizde kol gezdiği günlerde ‘büyük ekonomik pazarları’ Türkiye’ye bir türlü ciddi bir tavır alamadıkları günlerin dolaysız tanığıyım. Ama Avrupa benim için ‘ulusötesi şirketlerin’ çıkarlarına öncelik tanıyan siyaset cambazları anlamına gelmiyor.
Avrupa denince ben o toprakların çocuğu Karl Marx’ı anlarım; hınzır zekâsıyla Bertold Brecht’i anlarım; sivri diliyle taçlanan siyasal mizahın ustası, özgürlük ve demokrasi savunucusu Kurt Tucholsky’i anlarım…
Hepsini saymaya kalksam bu köşenin değil, bu gazetenin değil, onlarca ciltlik ansiklopedinin yetmeyeceği anti-faşist direnişçileri, özgürlüklerin ateşli savunucularını, demokrasiyi derinleştiren, zenginleştiren düşünürleri, siyaset ustalarını anlarım.
Onların sözleri bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkarsa, olan o kulakların sahibine olur. Demokrasiyi sandıktan çıkan oylara indirgeyen, kendine oy veren seçmen kitlesini milletin tümü sanan sığ düşüncelerin sahipleri bugün kendilerini muktedir sanırlar, ancak tarih onları öyle anmaz.