Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun 93. yılında artık farklı bir kalıba bürünüyor. Ülkeyi 14 yıldır yöneten ekip, yalnızca Cumhuriyet’in 80 küsur yılına damgasını vurmuş yönelimi sorgulamakla, kuruluş ilkelerinin bir kısmını reddetmekle yetinmiyor.
Bu dönemin kazanımlarını görmüyor, bunlara değer verenlerin bir bölümünü dışlıyor. Bu durumda, yaşanan tarihteki kopukluk, kurulmasına çalışılan yeni Cumhuriyet’in ya da “yeni Türkiye’nin” toplumun tümüne mal olacak bir proje gibi şekillenmesine de engel oluyor aslında.
Dahası, tarih dışı ve ideolojik bir reddiye üzerine kurgulanan yeni Cumhuriyet, evrensel değer ya da model üreten alternatif bir yapı kurmakta başarısızlık göstermekle kalmıyor.
1913’ten beri yürürlükte olan, dar görüşlü, dışlayıcı, baskıcı ve toplumun etnik, mezhepsel, fikirsel zenginliğini ve çeşitliliğini asla kabullenmek istemeyen devlet yaklaşımını yeniden üretiyor. İktidarı konsolide etmeye ve toplumu buna uyarlamaya ayarlı politikalar izleyerek, eğitim sistemini hırpalayarak geleceği de ipotek altına alıyor. Aydınlık hedeflerle, akılcı liderler tarafından kurulmuş Cumhuriyet’in, 93. yıldönümündeki asıl trajedisi de herhalde budur.