Lozan, Kemalist tarih yazıcılığının anlattığı gibi “Yedi düvele diz çöktürdüğümüz” bir anlaşma değilse de, fesli meczupların peşinde koşan cahil yeni-Osmanlıcıların iddia ettiği gibi bir “hezimet” asla ve asla değildi. Lozan, Milli Mücadele’nin neticesinde, İngiltere’nin arzusu hilafına olarak, Anadolu’da yeni bir ulus-devletin doğumunun uluslararası kabulüydü ve emperyalizmin bölgeye dair planlarını alt üst etmişti.
Cehalet ve yalanın birlikte hüküm sürdüğü yeni Türkiye’de bugün Misak-ı Milli’den “Musul’daki haklarımızın belgesi” olarak söz ediliyor ki, bu düpedüz bir uydurma. Çünkü Misak-ı Milli az önce belirttiğimiz üzere, bir niyet beyanıydı ve diğer taraflar açısından fiili ve hukuki herhangi bir bağlayıcılığı yoktu.
İşin trajikomik olan yanı ise şu: Bir devlet, belki de ilk kez, kendisini uluslararası hukuk açısından meşru kılan ve bu anlamda kesinlikle “tapu senedi” niteliği taşıyan bir belgeyi, bizzat kendi yöneticileri aracılığıyla ve o yöneticilerin ikbali adına tartışmaya açıyor. Bugün “1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz” diyenler Türkiye’yi 1923’ün öncesinden de daha büyük bir felakete doğru adım adım sürüklüyorlar. Bu gidişata nasıl “Dur” deneceği sorusu ise acil yanıt verilmesi gereken bir soru olarak karşımızda duruyor.