Yeni Türkiye'de 'memurlaştırma' ya da 'postmodern kul sistemi arayışı'

 

AYTÜL FIRAT

Geçtiğimiz günlerde açıklanan özelleştirme paketinin, bu ülkenin özelleştirmelere son derece alışkın insanlarında dahi bir tür ‘kayıp duygusu’ yarattığını ya da en azından şaşkınlığa yol açtığını söylemek mümkün. Bu şaşkınlığın, satılabilecek kamu kurumlarının hala bu kadar çok olması ve bu zamana kadar satılmadan kalmalarıyla ilgili olma ihtimali de var tabii. Üzerinden seneler geçmiş olsa bile Kemal Unakıtan’ın “Ne komünist bir ülkeymişiz, sat sat bitmiyor!” sözünü hatırlamamak elde değil.

Neoliberalizmin temel unsurlarından biri olan özelleştirmeler, bilindiği üzere 1980’lerin ortalarında başladı. Ancak Mustafa Sönmez’in de belirttiği gibi, ‘özelleştirme uygulamasının yüzde 87,5 gibi ezici çoğunluğu AKP’nin iktidar olduğu 2002 sonrasında gerçekleşti.’ Neoliberalizm, devletin ekonomiye müdahale işlevinin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmesi ve bununla birlikte devletin ekonomi içindeki yerini küçülterek kamusal üretim alanı olarak görülen sektörlerin de özel sermayeye açılması hedefini merkezine alan bir ekonomik anlayış. Bu anlayışın gerektirdiği politikaların sistematik şekilde uygulandığı ülkelerden biri olarak Türkiye’de de zaman içinde, hedeflendiği üzere kamu kesimi küçüldü ve kamu üretimi azaldı.

‘İşçi oranı geriledi, memur oranı yükseldi’

Kamu işletmeleri bu şekilde özel sermayenin mülkiyetine geçerken, eşzamanlı olarak emek/istihdam yapısının değişmesi kaçınılmazdı. Bu değişimin bir parçası olarak kamu personel sayısının zaman içinde azalmış olduğu yönünde bir tahmin yapmak mümkün olsa da, istatistiklere baktığımızda, aklımıza ilk gelen bu ihtimalden daha farklı bir durum karşımıza çıkıyor. Kamu çalışanlarının toplam istihdam içindeki payı, 1995 – 2003 döneminde yaklaşık yüzde 13 – yüzde 15 aralığında seyretmiş. Bu oranın bugün dahi yaklaşık yüzde 13 düzeyinde olması, bize kamu personelinin toplam istihdam içindeki payında dikkate değer bir düşüş olmadığını gösteriyor.

Demek oluyor ki, 1980’li yılların ortalarından itibaren kamu üretiminin küçülmesine, kuruluşların satılmasına rağmen, toplam istihdam içinde kamu çalışanı oranı azamamış, aksine kamu personeli sayısında mutlak anlamda bir artış meydana gelmiş. Devletin sayısal olarak geçmişte istihdam ettiğinden çok daha fazla insanı istihdam eder duruma gelmesinin yanı sıra, kamu personeli içinde işçi oranı düşerken, buna karşın memur oranı giderek artmış. Nitekim Mayıs 2016 itibarı ile toplam kamu çalışanı içindeki işçi oranı yüzde 8,3’e gerilerken, memur oranı ise yaklaşık yüzde 75 düzeyine yükselmiş.

Bu göstergeler, devletin üretimden bu denli çekildiği, yani geçmişte çalışan yüzbinlerce işçinin artık kamuda çalışmadığı koşullarda, ‘neden ve nasıl oluyor da kamuda istihdam artıyor?’ sorusunu akla getiriyor. Geçmişe kıyasla artık çok daha az üretim yapıldığını da göz önünde bulundurarak, devletin personel istihdamını sürdürme sebeplerini ve bu istihdamı finanse etme gücünün nereden geldiğini ayrıca düşünmek gerekiyor.

Değirmenin Suyu?

Özelleştirme uygulamasının sermayenin kâr olanaklarını genişletmek dışında bir diğer hedefi, kamu bütçesine tek seferlik ama büyük miktarda gelir sağlamaktır. Kamu bütçelerinin büyüklüğü ise devletlerin kamu harcaması yapma imkanını genişletir. AKP iktidarının ilk dönemine denk düşen yıllarda, özelleştirme gelirlerinin yanı sıra, yakalanan yüksek büyüme oranlarının doğal bir sonucu olarak vergi gelirlerinde de artış yaşanmıştı. Sonuç olarak uygulanan mali disiplinle beraber bu stratejiler kamu bütçesinin genişlemesine hizmet etti.

2008 yılı sonrası dönemde ise, özellikle 2010’dan itibaren büyüme oranlarının düşmesiyle birlikte iç talebi canlandırmaya yönelik iktisat politikalarına yer verilirken, artan kamu harcamaları bunun önemli bir bileşeni olarak karşımıza çıkıyor. Haliyle istikrarın sürmesi ve büyüme oranının yükselmesi hedefli ekonomi stratejisinin bir parçası olarak, personel istihdamını artırmak gibi pek çok kamu harcaması yapmak, iktidar için bir gereklilik. Son dönemde gündeme gelen vergi kanunu, varlık barışı ve yeni özelleştirme hamlesi gibi uygulamalar da, bu yanıyla kamunun geçmişte yakaladığı harcama kapasitesini sürdürme isteğinin bir göstergesi olarak düşünmeli. Tüm bunlar son derece anlaşılır/rasyonel bulunabilir; fakat bu aşamada soru/sorun, hükümetin elindeki bu gücü nasıl kullandığı, yani harcamalarını ‘nasıl’ şekillendirdiği.

Bu ülkenin politik tarihinde hükümetlerin, devlete mahsus bu harcama gücünü, ne yazık ki siyasal/ideolojik amaçlar doğrultusunda araçsallaştırdıklarına sıkça rastlıyoruz. Ancak özellikle AKP döneminde, devlet yardım ve hibeleri, diğer sosyal politika harcamaları ya da personel istihdamı gibi kamusal hizmet süreçlerinin, çok daha sistematik şekilde, siyasal-stratejik anlamda işlevselleştirildiğini görmekteyiz. İktidarın mutlaklaşması, otoritenin güçlenmesi merkezli bu yaklaşımda, bir taraftan devletin olağan işlevleri adeta yüce gönüllü büyüklerin bir lütfu olarak halka sunulurken, bu nimetlerden mahrum bırakma ihtimalinin sürekli hissettirilmesi, inşa edilen hegemonyanın kaydadeğer bir unsuru olarak karşımızda duruyor.

Memurlaştırma?

Yıllar içinde kamu personelinin sayısal artışı ve toplam personel içinde memur yüzdesinin yükselmesi olgusunu içeren bir başka olgu karşımıza çıkıyor. İzlenen geniş çaplı siyasal stratejinin toplumsal karşılık bulmasını da temsil edecek biçimde, AKP’li yılların özellikle ikinci yarısını, kamu personelini ‘memurlaştırma’ dönemi olarak ifade etmek mümkün.

Herkesin malumu ‘memur’ kelimesi, Arapça ‘emir’ kelimesiyle aynı kökten gelmekte; yani memur olan, emrin muhatabı. Memurları, günümüzün toplumsallığına uygun şekilde, kamuya verdikleri hizmet karşılığında ücretli çalışan kişiler olarak değil de, iktidarın ‘emirine amade insanlar topluluğu’ olarak, hatta neredeyse ‘postmodern bir kul sistemi’ içinde görme eğiliminin yükseldiği aşikar. Öyle ki, liyakat dışındaki kriterlerin, özellikle ideoloji/inanç/ülkü birliğinin kamu işine kabul edilmeyi ne ölçüde kolaylaştırdığına bu ülkenin vatandaşları olarak senelerdir şahit oluyoruz. (Bugün artık FETÖ haline gelmiş Gülen Cemaati’nin, yollar ayrıldıktan sonra kamu kurumlarından ayıklanmasının bu kadar kapsamlı bir çaba gerektirmesi, başka nasıl açıklanabilir?)

Bu bağlamda memurlaştırma olgusu, yüksek miktarda kamu personeli istihdam ederek yüzbinlere ekmek kapısı sağlama yüceliği gösteren bir iktidarın, bu olanaktan faydalanan kamu çalışanlarının kişisel iradelerini de tahakküm altına alma çabasını ve onlardan siyasal iktidara mutlak itaat/biat beklentisini temsil ediyor.

Siyasal iktidarın, kamu iş süreçlerine ‘kimi istiyorsa onu yerleştirme’ ve buraları ‘kimden istiyorsa ondan arındırma’ gücünü milletin iradesinden aldığını yinelemek mümkün elbette. Bu yüzden de halkın onayıyla kendini devletin mutlak sahibi olarak konumlayan bir iktidarın, devletin nimetlerini, deniz gibi engin olanaklarını istediği şekilde sunmasında, yani iktidarın şu meşhur ‘adalet’ anlayışında şaşıracak bir şey yok.  Kaldı ki, yasal düzenlemeler de yapılarak, kamu personeli içindeki, örneğin farklı siyasal görüşlere sahip insanların, iktidarın politikalarına muhalif olanların yavaş yavaş ‘temizlenmesi’nin, geniş kitlelerin vicdanına dokunacağını beklemek de saflık olur.

Tam da bu sebepten dolayı hem millete, hem de iradesiyle muktedir kıldığı siyasi iktidara hatırlatılması gereken şeyler var. (Milletin ve millet iradesiyle iktidar olanların, ‘haram’ ve ‘kul hakkı’ konusundaki yüksek hassasiyetlerini düşünürsek, bunlar kendilerine hatırlatıldığı için müteşekkir olacaklarını tahmin ediyorum.) Onlara ilk hatırlatılması gereken, kendilerine tüm bunları yapma gücü sağlayan bütçenin, sadece AKP seçmeni olan yüzde 48’in vergi ve tasarruflarıyla oluşmadığı. Bir diğeri ise, ‘özelleştirilerek’ bütçeye kaynak teşkil eden o kuruluşların, son 15 yıldır bu topraklarda yaşayan yüzde 48’in tasarruflarıyla değil, Cumhuriyet’in ilk döneminden neredeyse günümüze kadar bu topraklarda yaşamış tüm insanların toplam tasarruflarıyla gerçekleştirilmiş olduğu.

Açıkçası ‘Yeni Türkiye’ devleti günümüz kapitalizminin açmazlarıyla birlikte yükselen otoriterleşme eğilimine, her ne kadar Osmanlı hatırasıyla meşruiyet aramayı, ecdad referanslı Yeni Türkiye fikrine toplumsal karşılık bulmayı istese de, herkesin malumu bir gerçek ortadan kalkmıyor: Yeni Türkiye’nin bugün geldiği koşullarda ortaya çıkan bu çok masraflı döngüyü, ancak eski Türkiye’nin yani Cumhuriyet’in mirasyedisi olarak çevirebildikleri ve hedeflerine ulaşmak için eski Türkiye’nin üretmiş olduklarına ne kadar muhtaç oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

Kamunun yani ‘halk’ın seçenekleri?

Kısa vadede bu anlayışın değişmesi, yani hangi siyasal anlayış iktidar olursa olsun, kamu olanaklarının, kimsenin ‘babasının malı’ olmadığı ve bu yüzden de toplumda yaşayan tüm insanların hiçbir ayrıcalık olmaksızın tamamına ait olduğu fikrinin benimsenmesi, pek mümkün görünmüyor. Yakın gelecekte memurlaştırma eğiliminin giderek yoğunlaşacağını da varsayacak olursak, karnını doyurmak zorunda olan milyonları, giderek daha çetrefilli hale gelecek bir tercihin beklediğini tahmin etmek zor değil. İşsizlikle, özel sektörün zor çalışma koşullarıyla ya da güvencesiz işçilikle büyük ölçüde ‘terbiye’ olmuş toplumda insanlar, ne yazık ki (a) özel sermayenin kölesi, (b) devletin ‘gönüllü’ kulu, yahut da (c) ‘riyakâr’ kulu olmak seçeneklerinden birisini seçmek zorundalar.

Hangisinin daha kötü bir tercih, hangisinin daha sıkıntılı yaşam koşulları anlamına geldiğini kestirmek pek güç elbette. Üstelik bu sorunun herkes için mutlaka ayrı bir cevabı bulunmakta. Ancak ‘kulluk’la ya da memurlaşmayla barışamayan kamu çalışanlarının karşısına her daim bir diğer zor seçenek, (d) simit satıp onurlu yaşamak! seçeneği de çıkabilir. Günümüz koşullarında bu seçenekle karşılaşma ihtimalinin ne yazık ki çok yüksek olduğunun akılda tutulmasında fayda bulunmakta.