Obama, Erdoğan için artık platonik bir dost

 

cenk sidar kelleCENK SİDAR

cenk@sidarglobal.com

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Washington ziyaretine başladı. Maalesef  Türkiye’nin gündemini ziyaretin esasından ziyade usulü meşgul ediyor.

Obama Erdoğan ile görüşecek mi? Görüşürse nerede, nasıl ve ne kadar süre görüşecek? Erdoğan`ı havalimanında kim karşıladı? Düşünce kuruluşlarıyla yapılan toplantılarda katılımcıların seviyesi neydi?

Öncelikle ana çerçeveyi doğru çizmek gerekiyor. Erdoğan bu ziyaretinde Washington`a Beyaz Saray`ın özel daveti üzerine gelmedi. Obama`nın ev sahipliği yaptığı Nükleer Güvenlik Zirvesi için geldi. Bu nedenle bu ziyareti 2013 yılında yapılan son seyahatle karşılaştırmak tam olarak doğru değil. Obama`nın 50’den fazla lideri konuk ettiği bu süreçte gündeminin yoğun olması ve kısıtlı sayıda liderle özel görüşme yapabilmesi gayet normal.  Hakkaniyetli bir analiz yapabilmek adına bunu yazının başında belirtmekte fayda var.

Fakat kısıtlı gündemine rağmen Obama`nın Erdoğan’la görüşmesi beklenirdi. Yoğun programına rağmen Obama birçok liderle ikili görüşmeler yapıyor. Türkiye`ye de zaman ayırabilmeliydi. Keza Türkiye bugün jeopolitik meselelerde kritik bir noktada duruyor. IŞİD, Suriye krizi, İran`ın küresel sisteme entegrasyonu, mülteci krizi, Türkiye`nin Rusya’yla yaşadığı kriz, Kıbrıs meselelerden sadece bazıları!

Bütün bu ana meselelere rağmen Obama Erdoğan’la özel görüşme için vakit ayırmıyorsa bu ikili ilişkilerde ciddi bir sorun var ve Amerikan tarafı net bir mesaj vermek anlamına gelir!

Yalanlanmayan ‘fiyasko’

Obama`nın Erdoğan hakkında net düşüncelerini Atlantic Dergisinden Jeffrey Goldberg`e yaptığı yorumlarda açık bir şekilde gördük.

Dergide Obama’nın Erdoğan’la ilgili görüşlerine şöyle yer verildi: “Obama, Erdoğan’ı başta Doğu-Batı bölünmesine köprü olabilecek ılımlı bir Müslüman lider olarak görüyordu. Ama artık Obama, Erdoğan’ı bir fiyasko, muazzam ordusunu Suriye’ye istikrar getirmek için kullanmayı reddeden otoriter bir lider addediyor.”

Bu ifadeler hiçbir zaman yalanlanmadı!

Tablo değişti

İlişkiler en son gerçekleşen 2013 ziyaretinden itibaren son derece değişti.

2013 ziyaretinde de Suriye meselesinde ciddi görüş ayrılığı vardı. AKP hükümetinin demokrasi sicili temiz değildi. Dış politikada ABD Suriye’de barış için Cenevre sürecine önem verirken, Erdoğan Türkiye`den ayrılmadan Cenevre süreci için ‘ipe un sermek’ ifadesini kullanmış, Obama’yla yaptığı ikili görüşmeden sonra 180 derece pozisyon değiştirerek Cenevre sürecini sahiplendiğini belirtmişti.

Kısacası ana siyasi pozisyon farklılıklarına rağmen ABD-Türkiye ikili ilişkileri stabil bir seyir izliyordu.

Nedeni de basit: 2013 Mayıs ortasında gerçeklesen Washington ziyaretinde Beyaz Saray`da ağırlanan Erdoğan henüz Gezi protestolarıyla karşılaşmamış, sokaklarda demokratik taleplerin seslendiren gençlere şiddetle yanıt vermemiş, kategorik olarak Batı’yı bu hareketin tetikleyicisi olarak tanımlamamıştı.

Yolsuzluk skandalı patlak vermemiş, kirli çamaşırlar ortaya dökülmemişti. ABD yandaş medya tarafından ‘stratejik düşman’ olarak adlandırılmamıştı!

Sosyal medya sansürlenmemişti.

İktidar muhalif gazetecileri, akademisyenleri, köşe yazarlarını sistematik olarak tutuklamamış, özel şirketlere ve medya gruplarına el koyarak kayyum atamamıştı.

Kürt meselesinde 1990`lara dönülmemişti!

Bütün bunlar dünyanın gözü önünde oldu. Saniye saniye yapılan açıklamalar, gelişen iletişim teknolojileriyle izlendi. Bu gerçekler Erdoğan`ın itibarına ve imajına ciddi ölçüde zarar verdi.

Bütün bu gelişmelerden haberdar olan, Türkiye`nin otoriter bir idareye savrulduğunu, demokrasi ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığını gören Obama işte bu yüzden Atlantic dergisine yukarıdaki ifadeleri kullandı.

Hava olumlu değil

ABD-Türkiye ilişkileri kesinlikle Erdoğan-Obama kişisel ilişkilerine indirgenemez.

Askeri, siyasi ve diplomatik ilişkilerini yöneten onlarca kurum var. Buna rağmen ikili ilişkilerin genelindeki hava da maalesef olumlu değil. Çünkü Türkiye siyasetinde kurumsal bir çöküş yaşanıyor. Hukukun üstünlüğünün, kuvvetler ayrılığının, yargı bağımsızlığının yok olduğunu izliyoruz.

Washington`da birçok üst düzey yetkili Türk dış politikasının bölgedeki samimiyetine güvenmiyor. Demokrasinin geleceğine inanmıyor. İlişkinin niteliği maalesef zamanla Pakistan-ABD ilişkisini andırıyor. Pakistan ABD ile ilişkilerinde ikiyüzlü bir tutum izlemekte. Pakistan rejimi içeride kendi siyasi seçmenini konsolide etmek adına Amerikan-karşıtı söylemi medya kurumları aracılığıyla güçlendiriyor. Bu yaklaşım havuz medyasının yaklaşımıyla birebir benzerlik taşıyor.

Bir diğer benzerlik de Pakistan İstihbaratı ISI`nin Taliban`ı desteklediği yönünde bir algının olması. Bazı somut kanıtlarla da temellenen bu iddialar Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Suriye ve bölgede bazı İslamcı grupları desteklediği iddiasıyla da benzerlik taşıyor.

Kısacası ikili ilişkilerde samimiyetin ortadan kalktığı, tarafların birbiriyle ciddi bir güven sorunu yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Ankara maalesef Washington`un gözünde ‘Pakistanlaşıyor.’  Washington hem IŞİD`in güçlenmesinde, hem de Suriye krizinin derinleşmesinde Türkiye`yi sebep olarak görüyor.

PYD çıkmazı

İkili ilişkilerde başat bir güven sorunu olunca dış politika farklılıklarında da somut yol alınamıyor. Hükümetin arzu ettiği üzere ABD`yi PYD`nin terörist bir hareket olduğu yönünde ikna edebilmesi mümkün değil.

Çünkü sadece geçen sene Ankara PYD konusunda tamamen çelişen bir politika izliyor, Salih Müslim`i Ankara`da misafir ediyor, ‘stratejik ortak’ muamelesi yapıyordu.

Şimdi PYD terör örgütüdür, ‘PYD ve PKK aynı şeydir’ iddiası hem inandırıcı gözükmüyor hem de Türkiye`yi  diplomatik bir çıkmaza sokuyor.

ABD PYD ile IŞİD`e karşı işbirliği yapma konusunda kararlı. Bunu değiştirmeyecektir. Maalesef Türkiye`nin bu ısrarı PKK`nın da meşrulaşması sonucunu doğurabilir. PYD ve PKK aynı şey ise ABD neden PKK`yı terör listesine aldığını, PYD`yi dışarıda bıraktığını savunamaz. Bu söylem Türk dış politikasının kendi kendini ayağından vurması.

Ayrıca daha birkaç sene önce PKK lideri Abdullah Öcalan lehinde kullanılan ifadelerin ve ana müzakere partneri yapılmasının Washington`da hatırlanmayacağını düşünmek naiflik olur. Tutarsız ve temelsiz siyaset maalesef ulusal çıkarlarımıza da,  ikili ilişkilerdeki etkimize de zarar veriyor.

Unutmamak gerekir: IŞİD bölgede en fazla Türkiye için risk teşkil ediyor. IŞİD`in Türkiye`de güçlü bir teşkilata sahip olduğu, sosyal medya üzerinden sürekli propaganda yaptığı ortada. ABD ve Türkiye`nin hem istihbarat hem de operasyonel anlamda işbirliğinin önemi büyük.

Özellikle son dönemde Türkiye`nin karşılaştığı terör saldırılarında güvenlik kurumlarının zayıflığını ve etkisizliğini göz önüne alırsak ikili ilişkilerin ve istihbarat paylaşımının önemini daha iyi anlayabiliriz.

Bunun haricinde Türkiye`nin ABD ve AB arasında yapılan Serbest Ticaret Anlaşması’na dahil olabilmesi çok önemli. Aksi takdirde Türkiye ekonomisi uzun vadeli ciddi sıkıntılar yaşayacak. Bu meseleler partizan yaklaşımın ötesinde değerlendirmeli ve sonuç alınmalı.

Platonik bir dostluk

Erdoğan büyük ihtimalle Nükleer Güvenlik Zirve sürecinde Obama ile samimi görüntü vermek için  ekstra çaba sarf edecek. Yapılacak ayaküstü bir görüşme havuz medyası ve troll hesaplarla ‘başarı’ olarak servis edilecek ve her şey yolunda algısı yaratılmaya çalışılacak.

Erdoğan’ın, kendisini ‘fiyasko ve otoriter’ olarak nitelendiren Obama`yı ziyaretin ikinci akşamı düzenlenen TAİK`in akşam yemeğinde “Dostum Barack” diye tanımlaması platonik bir dostluğun emaresi olsa gerek. Bu hayalci tavrın yanlışlığı kadar muhalefetin de bu soğukluğu bir siyasi kazanım yahut fırsat olarak görmesi büyük bir yanılgı olur.

ABD`nin Türkiye siyasetindeki etkisini abartmamak, başarı kriterinin Türkiye`de ‘kazanan bir politik makine’  kurmaktan geçtiğini unutmamak gerekir. Doğru, Erdoğan sadece bir  parti lideriyken, seçimlere hazırlanırken Oval Ofis`te misafir edildi ve siyasi kariyeri bundan sonra ivme kazandı. Ama bu desteğin sebebi Erdoğan ve AKP`nin Türk siyasetinde bir momentum kazanmış olmasıydı.  Bu momentum oluşmadan verilecek desteğin hiçbir önemi yok.

Mesele demokratik mücadeleyi ülke içerisinden vermek ve bu demokratik taban momentumunu kazanmak.