BURCU KARAKAŞ
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Başkanı Kamuran Yüksek, Kürtlere karşı topyekûn bir savaş stratejisi izlendiğini, çözümün ise ancak çatışma dışı yöntemler ve siyasetle olabileceğini söyledi.

Kürt meselesi ekseninde ‘çözümsüzlük süreci‘ sürüyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Dağlarımız, ovalarımız, şehirlerimiz bu canilerden temizleninceye kadar terörle mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz” ifadesiyle, kısa vadede masaya dönülme ihtimali olmayacağının sinyalini verdi.
Peki Kürt siyasi hareketinin yaşanan çatışmalara bakışı ne? Müzakere masasına dönülmemesinin mümkünü var mı?
Bu sorulara cevap aramak için DBP Eş Başkanı Kamuran Yüksek ile bir araya geldik.
Yüksek, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe mutabakatını kabul etmemesinin ardından sürecin kesintiye uğramasıyla ‘savaş kararı‘ alındığı kanaatinde. Savaş kararı derken, Türkiye’de yaşayan Kürtlere karşı topyekûn bir savaş stratejisi izlendiğini düşünüyor DBP lideri.
Yüksek aynı zamanda, çatışmasızlık sürecinin Kürt siyasi hareketine daha fazla söz hakkı tanıması ve bu durumun toplumda karşılık bulması ile PYD’nin Suriye’deki kazanımlarının da AKP’yi rahatsız ettiği fikrinde: “Bunun bölge politikasıyla bağlantılı yönleri var. Biz Türkiye’nin Kürtlerle barış sağlayarak hem kendi içeride demokratik düzeni yeniden tahkim etmesini hem de Ortadoğu’da demokrasi açısından öncülük yapmasını öngörmüştük. Fakat hükümetin böyle bir perspektifle bakmadığını, Ortadoğu yeniden şekillenirken kesinlikle Kürtlerin burada kazançlı çıkmaması üzerine bir politika bina ettiler. Müzakereler bu yöne evriliyordu. Bu konuda sadece Erdoğan’ın böyle düşündüğünü sanmıyoruz. 1990’lı yıllarda Kürtlere karşı çok sert savaş yürütmüş olan yapıların da Erdoğan ile beraber hareket ettiğini düşünüyoruz.”
Kürtlerin statü elde etmesi engellenmek isteniyor
Kürtlere karşı bir ittifak kurulduğunu savunan Yüksek, “Bu ittifakın temel amacı, Kürtlerin hak sahibi ve statü elde etmesini engellemek. Türkiye’de siyasi zeminde çok büyüdük. Barış süreci, Kürt demokratik siyasetinin gelişmesi ve büyümesine çok olumlu bir zemin sundu. Bu rahatsızlık yarattı. İkincisi de Suriye’de PYD’nin elde etmiş olduğu başarılar” diye konuşuyor.
Ayrılmayı çözüm olarak görmüyoruz
Bölgede Sünni-Şii çatışmasını en fazla körükleyenin Türkiye hükümeti olduğunu savunan DBP lideri, bu durumun Ortadoğu barışına hizmet etmeyeceğini söylüyor.
Öte yandan Yüksek, bu cümleyi sarf ettikten hemen sonra Rojava örneğiyle Kürtlerin bölgede yapıcı bir rol üstlenebileceğine işaret ederek, öz yönetim ilanının ne anlama geldiğine dair ipuçları veriyor: “Ayrılmayı çözüm olarak görmüyoruz. Bu, milliyetçilikleri derinleştiren bir şeydir. Daha fazla çatışma zemini yaratır. Bunun yerine yaşadığımız ülkelerde üniter bütünlük içinde otonom yönetimler öngörüyoruz. Bunu Kürt özerkliği olarak da tanımlamıyoruz. Diğer bütün halklar ve inançlarla ortak bir yönetim öngörüyoruz. Örneğin Mardin’de Kürtler, Araplar, Süryaniler var. Kürt yönetimi değil, ortak bir yönetim olmalı. Merkezdeki yetkilerin bölge özerkliklerine devredilerek çözülebileceğini düşünüyoruz, modelimiz bu” diyor.
Etnik temelli bir özerklik istemediklerini vurgulayan DBP lideri şöyle devam ediyor: “Ankara’da parlamento olsun, bölge parlamentoları olsun, kent meclisleri olsun. Yetkiler aşağı doğru paylaşılsın. Bunu dedik ve hükümet kentleri kuşattı. Yıllarca bu hükümetle konuşuldu. 2013 yılında buna yakın bir noktaya gelmişlerdi. Erdoğan başbakanken ‘Eyalet sistemi şeklinde yapalım’ dedi. Biz onu da tartışabileceğimizi söyledik. Bunlar hep konuşulan şeyler, müzakerelerde de konuşuldu. Hatta üzerine uzlaşmalar da oldu. Ankara’yı reddetmiyoruz. Sadece bölge parlamentoları ve kent meclisleri de oluşsun, yetkiler aşağı devredilsin diyoruz.”
Niye Kürtlerin varlığından rahatsızlık duyuyorlar?
Yüksek’e, hükümetin stratejisini değiştirmesinde Suriye’de yaşanan gelişmelerin ne ölçüde etkili olduğunu soruyorum. Türkiye’nin Suriye’deki Kürt varlığından rahatsız olması için bir sebep olmadığını vurguluyor: “Niye bu kadar Kürtlerin varlığından rahatsızlık duyuyorlar? Suriye’nin kuzeyinde DAEŞ’in varlığından rahatsız olmuyor ama Kürtlerin varlığından rahatsız oluyor. Bu normal bir şey değil ki. Kaldı ki biz Türkiye halklarıyla kardeşlik içinde yaşamayı isteyen bir yaklaşım içindeyiz. Suriye’de bir Kürt oluşumu olsa Türkiye’ye ne zararı olabilir ki? Irak’ın kuzeyinde bir Kürt yönetimi var, bunun Türkiye’ye bir zararı yok. Tam tersine Türkiye iyi ilişkiler kurduğunda çok daha büyük avantajdır. Yani korkuyu haklı bulmak çok anlaşılır değil. Kürtler de statü sahibi olmak istiyor, onun hakkı. Arapların, Türklerin nasıl varsa bizim de var. Kimseden kendi hakkından feragat etmesini istememişiz. Ortadoğu yeniden şekillenirken biz de artık kendi tarihimizi yazmak istiyoruz.”
100 bin öğrenci için 10 derslik
AKP hükümetinin ‘Kürt açılımı‘ çerçevesinde söz verilenleri yerine getirmediğini belirten DBP lideri, Kürtçe dili üzerinden bir örnek veriyor: “Kürtçe şu anda seçmeli ders olarak okutulabiliyor. Kürtçe öğretmenlerin yetişeceği iki üniversite vardı. İkisinde de bu bölümler işlemiyor şimdi. Diyarbakır’da 100 bin civarında ilköğretim öğrencisi var, toplamı için açılan derslik sayısı 10. Öğretmeni de yok, yetiştirmiyor.”
Gelin, siyaseten konuşalım
Diyarbakır’daki herkes gibi Yüksek de umutsuz değil. Röportaj bittikten sonra ayaküstü sohbet esnasında Kolombiya örneğini vermesi boşuna değil. Çözüm süreçlerinde çatışma ortamına geri dönülebildiğini, tarafların birbirlerinin yüzüne bakamayacak noktaya gelmelerine rağmen masaya oturabildiklerini anlatması bu yüzden: “Meselenin çatışma zemininde devam etmemesi için şu an çok uğraşıyoruz. Kesinlikle çatışma dışı yöntemler bulmamız lazım. En son DTK Kongresi’ndeki deklarasyonla aslında hükümete şunu söylemek istedik: ‘Gelin, bunu siyaseten konuşalım’. Hala bunu söylüyoruz. Bu konuları siyasetle çözelim, insanlar ölmesin. Bunlar kesinlikle çözülebilecek konulardır. Eğer masaya oturulmazsa mevcut durum derinleşerek devam eder.”