Son olarak, Başbakan’ın özellikle seçimlerin arifesinde çatışmacı bir dili özel olarak tercih ettiğini biliyoruz. Bugüne kadar formül basitti: Rakipleriyle tartışmayı din/laiklik eksenine taşıyıp ülkede çoğunluğu oluşturdukları muhakkak olan muhafazakâr seçmeni kendi etrafında toplamak. Ancak bu sefer önünde çok ciddi üç sorun var: 1) İslami kesimin toplumsal alandaki en güçlü yapılanması olan Fethullah Gülen cemaatiyle kıyasıya bir savaş sürüyor; 2) Cemaat, yolsuzluk iddialarını bu savaşın ana zemini yapmakta epey başarılı oldu; 3) Türkiye baş örtüsü, imam hatip liseleri gibi sorunları aştı. Dolayısıyla “dindarların mağduriyeti” için argüman kalmadı. “Darbe tehlikesi” kartı da Ergenekon sanıklarının daha yeni tahliye edilmeleriyle birlikte elden çıkartıldı.
Son bir söz: Başbakan Erdoğan, gerilimi tırmandırmayı bir seçim stratejisi olarak benimsemişe benziyor. Ama bu sefer işi öyle bir noktaya getirdi ki, sonuçlar ne olursa olsun 30 Mart gecesi yeni bir balkon konuşması yaparsa, ne söylerse söylesin, kendi seçmeninden başka kimsenin ilgisini çekmeyi becerebileceğini sanmıyorum.