KADRİ GÜRSEL / Paris
IŞİD 10 Ekim’de Ankara’yı, 13 Kasım’da Paris’i kana buladı. Terör örgütü aynıydı ama saldırıların arka planı, iç bağlantıları ve siyasi amacı elbette ki farklı olabilirdi. Farksız olan ise IŞİD’in barbarlığıydı. Türkiye ve Fransa’da bir ve aynı olan, IŞİD’in rastgele katlettiği masum insanların cansız bedenleriydi.
Ve hepsi bu.
Sonra, ölülerin ardından yapılanlar, hikayelerimizi faklı kılıyor.
Nasıl farklılaştığımızdan bahsederken söze ‘biz’ diyerek başlayacağım ama bu imkansız. Çünkü Türkiye’de kendimizi, nüfusun bütünü içinde anlamlandırabileceğimiz ‘biz’ diye bir toplumsal varlık yok. Biz aslında hiçbir zaman gerçekten ‘Biz’ olamadık.
Kelime oyunu yapmıyorum; söylemek istediğim tam da şu: Biz olmayı beceremeyen bizler, nüfusun toplamından küçük ‘biz’lerin toplamıyız. Nüfusumuz toplumu değil bir ‘toplam’ı ifade ediyor.
Türkiye, tarihinin en büyük terör katliamından sadece üç gün sonra, öldürülenlerin mensup olduğu bir kesimin acıları henüz çok taze iken, kendisini o kesime düşman hisseden başka bir kesimin Konya’daki o milli maçta, kurbanlar için bir dakikalık saygı duruşuna bile tahammül edemediği bir ülke.
Bir kesim, ötekileştirdiği kesime ölülerinin yasını tutmayı bile çok görüyor…
18 Kasım’da Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda, üzerinde ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’ yazan anıta 13 Kasım kurbanları için bırakılan çiçeklere, mumlara, bayraklara ve ölenlerin anısına ihtiramda bulunan insanlara bakarken aklımdan bunlar geçti…
Ve toplum olmayı beceremeyen Türkiye ‘toplam’ının bir arada kalmayı da becerememesi halinde olabilecekleri ise hiç düşünmek istemedim.
Gözlerim uzun bir süre, anıtı çepeçevre saran çiçek yığınları içinde ‘biz’i anımsatan bir şeyleri aradı. Küçük bir not, bir fotoğraf… Bulamadım.
Neden sonra bir dosya kağıdına çıktısı alınmış küçük Türk ve Fransız bayrakları ilişti gözüme. Dostluğu simgeliyorlardı.
Ölülerinin yasını hep birlikte tutmayı becerebilenlerin bir toplum olarak anılmaya ve bir ortak gelecek idealine sahip olmaya hakları vardır. 18 Kasım’da Paris’te Cumhuriyet Meydanı’nda bunu gördüm.
Bir de tabii, kamusal alanda paylaşılarak yası anlamlandıran özlü ve veciz sözler ve felsefi mesajlar vasıtasıyla bir ulusun ortak kültürünün nasıl yeniden üretilip yaşatıldığına tanık oldum. Bu sayede, o mesajlar maruz kalınan ortak travmanın sağlıklı biçimde aşılmasına hizmet ediyordu.
Kendi durumumuzla bir mukayese imkanı versin diye Parislilerin anıta bıraktıkları kartonlarda yazanlardan bazılarını paylaşıyorum:
‘Terörizm ve yalan zayıfların silahıdır, güçlülerin değil.’ Gandi
‘Beni bedbaht eden kendi fikirlerim değildi, başkalarınınkiydi.’ Marquis de Sade
‘Birlikte kardeşçe yaşamayı öğrenmeliyiz, yoksa hep birlikte salaklar gibi öleceğiz.’
‘Sizi seviyoruz, korkmuyoruz.’
‘Bütün insanlar birbirine benzer, onları farklı kılan eylemlerinden başkası değildir.’ Moliere
‘Yaşamak, yaşarken ölmemek için mücadele etmektir.’
‘Voltaire’in Fransa’sı laiktir, herkes düşüncesinde, eleştirisinde, dini inkarda, dine inanmakta ya da inanmamakta özgürdür.’
‘Derimizin altında hepimiz kardeşiz. Bunu ispatlamak için tüm insanlığın derisini yüzmek isterdim. Kant
‘Büyük şeyler, küçük işaretlerle kendini gösterebilir. Sigmund Freud
‘Özgürlüğü öldürmeyi istemek mi? Ah sizi geri zekalılar!’
‘Fluctuat nec mergitur.’ (Sarsılır ama batmaz)
‘İnsan kişiyi öldürmeyin, çünkü Allah onu kutsamıştır.’
Ve hemen yanında: ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik, Laiklik’