BURCU KARAKAŞ
brckarakas@gmail.com / @burcuas
Diken, 1 Kasım seçim sonuçları sonrası siyasi partileri mercek altına almaya devam ediyor.
Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ ile HDP’yi ve HDP seçmeninin eğilimlerini konuştuk.
Üstündağ, 1 Kasım öncesi HDP’ye yönelik saldırıları, Almanya’da 9 Kasım 1938 tarihinde gerçekleşen ve ‘Kristal Gece‘ olarak bilinen, Nazilerin Yahudilere ait mekanlara yaptığı saldırılara benzetti.
HDP’nin liberal çevrelerin ‘fazla etkisinde‘ kaldığını savunan Üstündağ, yaşanan gelişmeler nedeniyle oyların düşmesinin normal olduğu, ama özeleştiri yapılması gerektiği görüşünde.
AKP’nin 7 Haziran’dan önce başlayan HDP’yi gayri meşru gösterme çabaları ne kadar başarılı oldu?
Hangi kesimler açısından baktığınıza bağlı. Gayrı meşru göstermek değildi çaba zaten. Düpedüz düşmanlaştırma, hedef gösterme, HDP ve seçmenlerine yönelik saldırıları bizzat organize etme idi. Bunun elbette çok ciddi sonuçları oldu. HDP’li olmak, HDP için çalışma yürütmek, HDP’nin zaten kendi kitlesi olduğu açıkça belli olmayan kimselere yönelik yerel seçim çalışması yapmak imkansızlaştırıldı.
İnsanlar korkutuldu, taciz edildi, eş başkanlara yönelik suikast söylentileri, mitinglerin bombalanması yoluyla kitlesel ve görünür olma imkanı engellendi. Yani resmen bir nefret söylemi, nefret örgütlenmesi, şiddet örgütlenmesi ile HDP marjinalleştirilmeye çalışıldı.
Burada tabii bir yandan akıl almaz olan, buna diğer siyasi aktörlerin rıza göstermesidir. Ayrıca bunlardan hafifçe şikayet etmek, bu olanları normalleştirmek, hatta bunları PKK’ye bağlamak, yandaş basını geçiyorum, kendini azıcık muhalif gören basının bile işi gücü oldu. Bu şartlar kabul edilemez diyen kamu görevlisi çıkmadı. Soruşturma açılmadı. Bu ortamda seçime gidildi.
Şimdi gene seçim sanki normalmiş gibi konuşuluyor, tartışılıyor. Yani soru, “AKP nasıl gayrı meşru görülmez” olmalı. “AKP’nin meşruiyeti bu şartlarda hangi işbirlikleriyle üretiliyor” olmalı. Çünkü Türkiye’de olan biteni ancak bu soruyla anlayabiliriz. Yoksa bu olanları kanıksayacaksak şunu diyelim bitsin: Türkiye’de seçimi şiddet araçlarını en etkin kullanan, en fütursuz kullanan kazanıyor.
‘Kristal Gece’ yaşadı bu insanlar
Çatışma ortamı ile HDP oylarındaki düşüş arasında nasıl bir bağ kurarsınız?
Yukarıda kurduğum bağları kuruyorum. HDP 7 Haziran seçimindeki çatışmasız ortamda ilk kez kendini anlatma imkanı buldu. Yerelde farklı kesimlerle ilişki kurdu, ev ziyaretlerine gitti, örgütlenmelerle buluştu ve bunun sonucunda bu kadar genç bir parti olmasına rağmen ciddi bir oy aldı.
Bu oyun düşmesi normal, barajın geçilmesi büyük bir başarıdır. HDP’nin yüzde 10’u demek ki militan bir oy, bu şartlarda dahi HDP’ye oy veriyorsa. Son derece dinamik, son derece kararlı, son derece sadık ve adanmış bir kitleden bahsediyoruz. Yani ev ziyaretiyle, iknayla kazanılmış değiller çünkü HDP’nin böyle bir kampanya imkanı olmadı. Yani unutmayalım, ‘Kristal Gece‘ yaşadı bu insanlar. Öldürüldüler, yakıldılar, dövüldüler, tehditle karşılaştılar ve yılmadılar.
HDP liberal çevrelerin fazla etkisi altında kalıyor
HDP, seçim barajını aşarak Meclis’e girmeyi başardı ancak bir yandan da oy oranında yüzde 3’lük bir düşüş yaşandı. 1 Kasım sonuçları HDP için özeleştiri yapması gereken bir başarı mı?
Elbette özeleştiri her zaman gerekir. 7 Haziran’da da gerekirdi. Bir partinin elbette tek amacı barajı geçmek olamaz. Çok daha büyük bir kitleyi hedef alması gerekir. Çok daha kalıcı bir örgütlenme yapması gerekir. Bir kere örgütlenme konusunda ciddi boşluklar olduğu açık.
Bence bunun dışında HDP liberal çevrelerin fazla etkisi altında kalıyor ve Türkiye’nin kamusal ortalamasını sol ve sağ liberal kesim sanarmış gibi hareket ediyor. Kendini de özellikle Türkiye çapı denince bu liberal alanla ilişkilenen ve ilişkilenecek bir parti olarak konumlandırıyor. O yüzden 7 Haziran-1 Kasım arasında olanları anlatmak, sahip çıkmak konusunda ciddi bocalamalar, kararsızlıklar yaşadığını, çatışma ortamına, kriz ortamına uygun hareket edemediğini de gördük.
Kürt kentlerindeki öz savunmayı siyasi bir perspektife taşıyamadığını, Türkiye ve dünya konjonktürüne eklemleyemediğini, barışın çok çeşitli sebeplerden dolayı imkansızlaştığı bir ortamda, bu yeni ortama uygun söylemler ve pratikler geliştiremediğini gördük. Böylelikle liberal kesimlerin kendisine biçtiği giysiyi giymekle, Kürt şehirlerinin ihtiyaçları ve beklentileri arasında gidip geldi.
Gene 7 Haziran seçimlerinden sonra da aynı bocalamayı yaşamıştı. Son olarak en önemli özeleştirilerinden biri Meclis’e taşıyabildiklerinin ancak üçte birinin kadın olması olmalıdır.
Ankara katliamı, HDP seçmeni tarafından nasıl algılandı?
Hiçbir katliam iyi sonuçlar doğurmaz. Yani hükümeti sorumlu tuttu tabii ancak korkunç bir travma yaşandığı da kesin. Düşünün, ortalama bir CHP’li ya da HDP’liye sorsanız keşke Suriye bu halde olacağına Esad ya da Irak böyle olacağına Saddam kalsaydı der. Çünkü milyonlarca insan öldü.
Oysa tabii ki bu, bu katliamların esas aktörünün Esad ya da Saddam olduğunu unuttuğundan değildir. Ancak tarihsel bir öfke, tarihsel bir bilinç, inanç, devletin hakikaten ne olduğuna dair o insanı zehirleyen bilgi yoksa “Keşke insanlar ölmese”, “Ölmemesi için lanet olsun”, “İktidarda kalsın”, ya da “Biraz geri çekilelim, yaramızı saralım” dersiniz. Katliam yok sayma, yok etme, nefret, siyasetinin en vahim halidir. Bunun en ufak pozitif bir etkisi olabilir mi?
HDP yüzde 10-13 arasında oydan daha fazlasına talip olmalı
Celal Başlangıç, bir HDP’li vekilin seçim sonuçlarını değerlendirirken şöyle dediğini aktardı: “Sadece savaşa PKK’nin karşılık vermesi değil, bunların kentlere yayılması da 7 Haziran’da bize oy veren bazı seçmenleri ürküttü. Halkın HDP’ye yönelen sevgi ve ilgisinin açık bir nedeni vardı; demokratik siyaset. Bu da çökünce bazı seçmenler bizden vazgeçti.” Katılır mısınız?
Çok yanlış bir analiz bence. Demin dediğim bütün faktörler rol alıyor böyle bir analizde. Öncelikle kentlerde olan radikal bir gençlik siyaseti, bunu bu şekilde anlamaz, anlatmaz, buna siyasi bir dil veremez, başka siyasetlere eklemleyemezseniz. Siyasi perspektifinizi gözden geçirmeniz gerekir.
İkincisi PKK, HDP’den bağımsız, HDP, PKK’den bağımsız. PKK kendi siyasetini yapabilir ve bu siyaset HDP ile paradoks doğurabilir. Bir siyasi partiyi güçlü kılacak o kriz ve paradoksu yönetebilmektir. Zaten sorun HDP’nin tüm enerjisini barış çağrılarına vermesi, sanki bir önceki duruma geçmek mümkünmüş gibi davranmasıydı. Demokratik siyasete yapılan akıl dışı darbeye karşı direniş yaratma araçları geliştirmek yerine, PKK’nin evcilleştirilmesi aktörlüğü yerine oturtulmasıyla uğraşmasıydı.
Bu tam da zaten 10-13 arasında oynayacak bir oya talip olmaktır. Oysa HDP bambaşka bir zemin yaratmayı vaat eden, yüzde 100’ü başka bir zemine taşıyacağının sinyallerini veren bir parti. HDP’nin gelecekte örgütlenme ve böyle bir zemin yaratmaya enerjisini vermesi gerekir.
Şunu söyleyebiliriz belki. Daha önceki araştırmalarımız bize Kürt muhafazakar orta sınıf ile Türkiye’deki liberallerin ilginç bir biçimde benzer davrandığını gösteriyor. Niye böyle bu? Çünkü ikisi de aslında düzenden memnuniyetsiz ancak düzenin değişmesinin bedellerini de minimalize etmek isteyen yarı entegre kesimler. İlişkiler söylemsel düzeyde kalırsa evet belki ondan dolayı bu kesimdeki yüzde 3 oy kaçmış olabilir. Ancak zaten mesele bu ilişkiyi derinleştirmek, süreklileştirmek, örgütlemek meselesi. Hem Kürt muhafazakar, orta sınıf, hem de diğerleriyle. Ve bu grupları başka heyecanlara, başka hesaplara, başka beklentilere, başka reflekselere açabilecek siyasi zemini inşa etmek.
Çatışma ortamıyla ilgili faturanın HDP’ye kesilmesi ve bunun bazı seçmenlerde karşılık bulmasının altında nasıl bir psikoloji yatıyor?
Yukarıda anlatmaya çalıştım ancak bir de soruyu tersten soralım: Bu nasıl bir yüzde 10 ki, bu şartlarda dahi oy veriyor, oyunun peşinde koşuyor. Özellikle Batılı, solcu Kürt ve Türk gençleri için bu soruyu soralım. Bu müthiş umut verici bir enerji. Bu nasıl bir psikoloji hakikaten, nasıl bir cesaret, nasıl bir inanç, nasıl bir coşkulu nehir, nasıl bir potansiyel…