Franz Kafka’nın ‘Dönüşüm‘ adlı uzun öyküsünde Gregor Samsa bir sabah böceğe dönüşmüş halde uyanır. Ancak ilk kaygısı başına gelenler değil, işe yetişemeyecek olmasıdır. Çünkü ailesinin geçimi ona bağlıdır. Gregor çalışamaz hale geldiğinde, yıllarca geçindirdiği ailesi bu kez onu yük olarak görmeye başlar. Üstelik öykünün ilerleyen bölümlerinde babasının geçmişten kalan bir miktar birikimi olduğu ortaya çıkar. Aile, Gregor’un düşündüğü kadar çaresiz değildir. Eserin en rahatsız edici taraflarından biri de budur: Bir insanın ailesindeki yerinin, ne kadar sevildiğinden çok, ne kadar işe yaradığıyla belirlenebilmesi.
Bazı ailelerde bir çocuk daha küçük yaşlardan itibaren herkesin yükünü taşımaya başlar. Bu çocuk en büyük, ortanca ya da en küçük kardeş olabilir. Büyüdüğünde annesinin hastalığı, babasının ekonomik sıkıntıları, kardeşinin borçları, evliliğindeki sorunlar onun da meselesidir. Başkaları zorlandığında yardım görürken onun kendi sorunlarını çözmesi beklenir. Hastalansa da yorulsa da bir şekilde üstesinden geleceği varsayılır. Zamanla ailesinin gözünde ihtiyaçları olan bir insan olmaktan çok, başkalarının ihtiyaçlarını karşılayan kişiye dönüşür.

Herkese yetişen çocuk
Aile içinde çocuklara verilen roller her zaman açıkça konuşulmaz. Birinin hataları mazur görülür, zorlandığında yardımına koşulur. Diğerinden ise küçük yaşlardan itibaren anlayışlı, becerikli ve sorumluluk sahibi olması beklenir. Aile terapisi literatüründe Ivan Boszormenyi-Nagy’nin çalışmalarıyla da ilişkilendirilen ebeveynleştirilme kavramı, çocuğun yaşına uygun olmayan yetişkin sorumluluklarını üstlenmesini anlatır. Kimi çocuk kardeşlerinin bakımını üstlenirken kimi de anne babasının dertlerini dinleyen, onları yatıştıran kişi haline gelir. Kendisine gösterilmesi gereken özeni başkalarına göstermeyi öğrenir.
Bu roller yetişkinlikte de sürebilir. Kırk yaşındaki bir kardeş hâlâ kendi hayatını idare edemediği gerekçesiyle korunurken aynı yaşlardaki diğer kardeşin zorlanabileceği pek hesaba katılmaz. Aile içinde kimin korunacağı da her zaman ihtiyaçların büyüklüğüne göre belirlenmez. Bir kardeşin ekonomik sıkıntıları, çocukları veya evliliğindeki sorunlar sürekli destek görmesinin gerekçesi olabilir. Aynı güçlük bir kardeş için anlayışla karşılanırken diğerinden kendi başına çözmesi beklenebilir. Böylece aile, birinin neden yardıma ihtiyaç duyduğunu sürekli açıklarken diğerinin neden hep yardım eden kişi olduğunu sorgulamaz.
Aile birinin her sıkıntısına yetiştikçe onun kendi kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmesi gecikebilir. Diğerinin üstlendiği sorumluluklar ise giderek karakterinin bir parçası sayılır. Artık yardım etmesi bir tercih değil, ondan beklenen davranıştır.
Bu düzeni sürdüren yalnızca ailenin beklentileri değildir. Çocukluğundan beri sorun çözerek takdir görmüş biri, zamanla işe yararlılığını kendi değeriyle karıştırabilir. Herkesin ona danışması, yardım istemesi, onsuz karar verememesi kendisini önemli hissettirir. Şikâyet ettiği vazgeçilmezlik, aynı zamanda ailedeki yerinin güvencesidir. Kardeşinin sürekli kendisine dayanmasına kızarken, onun bir gün kendisine ihtiyaç duymamasını da kolayca kabullenemeyebilir. Çünkü başkalarını ayakta tutmadan kim olduğunu, ailesinin hayatında nasıl bir yer kapladığını hiç düşünmemiştir.
Annesinin telefonunu gördüğünde hem meraklanır hem açmak istemez. Kardeşinin sıkıntıya düştüğünü duyduğunda üzülür ama yine kendisinden yardım isteneceğini düşünerek öfkelenir. Ardından bu öfkesinden utanır. Yardım etmediğinde ailesini yalnız bırakmış gibi hisseder; yardım ettiğinde ise kendi hayatını yine ertelediği için kendisine kızar. Ailesinin beklentilerinden kurtulmak isterken kendi içinde de yıllardır taşıdığı bir rolle karşı karşıyadır.
Kendi hayatına ne kadar hakkın var?
Ailenin güvenilir kişisi olmanın bedellerinden biri, insanın kendi zamanı üzerindeki söz hakkını giderek kaybetmesidir. Annenin doktor randevusu, babanın hastane işleri, kardeşin ödenmeyen borcu ona kalır. Başlangıçta yardım istenen konularda zamanla doğrudan onun adına plan yapılır. Kendi işinin, sağlığının veya ekonomik durumunun buna elverişli olup olmadığı pek sorulmaz. Ailede herkesin ayrı bir hayatı vardır ama onun hayatı, gerektiğinde başkalarının ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenebilir.
Bu beklenti özellikle kadınların hayatında ağırlaşabilir. Bekâr ve çocuksuz bir kadının zamanı, sanki başkalarının ihtiyaçları için ayrılmış gibi görülebilir. Evli bir kadın ise kendi evindeki sorumluluklarına rağmen yaşlanan anne babasının bakımını üstlenmek zorunda kalabilir. Türkiye gibi geleneksel aile rollerinin sürdüğü ülkelerde kız çocuklarının bakım emeği görev, erkek çocuklarının katkısı fedakârlık sayılabilir. Annesini ayda bir hastaneye götüren oğul takdir edilirken her gün ilacını, yemeğini takip eden kızın yaptıkları olağan karşılanır. Bununla birlikte eşitsizlik iki kız ya da iki erkek kardeş arasında da yaşanabilir; ailenin kime hangi sorumluluğu yüklediği yalnızca cinsiyetle açıklanamaz.
Kendi hayatını kurmuş olmak da insanı bu beklentilerden kurtarmayabilir. Tatil planlarken annesinin bir şeye ihtiyacı olup olmayacağını düşünür, kendisine para harcarken kardeşinin borcunu hatırlar. Biriktirdiği para yalnızca kendi geleceği için değildir; ailede beklenmedik bir sorun çıktığında başvurulacak kaynak olarak da görülebilir. Yıllarca verdiği destek başkalarının gözünde olağanlaşmıştır. İlk kez kendi hayatına öncelik verdiğinde ise herkes bunu fark eder.
Bazı insanlar bu yüzden başka bir şehre, hatta yurt dışına taşınır. Mesafe, yıllardır söyleyemedikleri “Hayır”ın yerine geçer. Yine de binlerce kilometre uzakta kardeşinin borcunu öğrenince para göndermeyi düşünür, annesinin hastalandığını duyunca ilk uçak biletine bakar. Bir de gidemeyenler vardır. Yaşlanan anne babasını bırakamayan, ekonomik imkânları elvermeyen veya kardeşlerinin üstlenmeyeceğini bildiği işleri sahipsiz bırakmaya dayanamayanlar… Kendi hayatlarını kurmak isterken ailelerinin onlarsız ne yapacağını düşünmekten kurtulamazlar.
Hakkını arayan neden suçlu olur?
Aile içindeki eşitsizlik, miras söz konusu olduğunda daha görünür hale gelir. Anne babasının hastalıklarıyla ilgilenen, gerektiğinde ekonomik destek sağlayan kişi, mal paylaşımında geri plana itilebilir. Diğer kardeşin ihtiyaçları öncelikli görülürken kendi hayatını idare edebilenin bir şekilde yolunu bulacağı düşünülür. Yıllarca güçlü olması beklenen insandan, sonunda haklarından da daha kolay vazgeçmesi istenir.
Burada insanı yaralayan yalnızca maddi kayıp değildir. Kardeşinin ihtiyaçları uzun uzun konuşulurken kendi emeğinin, ertelediği hayatının, vazgeçtiklerinin hesaba katılmadığını görür. Oysa bütün bunları ileride karşılığını almak için yapmamıştır. Yine de karşılık beklememiş olmak, verdiği emeğin hiç görülmemesini kolaylaştırmaz.
Boszormenyi-Nagy’nin ilişkisel etik yaklaşımındaki görünmez hesap defteri düşüncesi, aile içindeki verme, alma ve karşılıklılık dengesini anlamaya yardımcı olur. Bu görünmez defterde bazı kardeşlerin ihtiyaçları hiç silinmezken diğerinin verdiği emek kayda bile geçmeyebilir. İlk kez bir talebi reddettiğinde ise yıllardır yaptıklarından çok, yapmadığı konuşulur.
Kimi ailelerde eşitsizlik, anne babanın sağlığında malların daha fazla korunmak istenen çocuğa devredilmesiyle de ortaya çıkar. Miras paylaşımı konuşulurken bir kardeş kendi payını sorar. Önce bir sessizlik olur, sonra biri konuyu değiştirir. Hakkını arayan kardeşe “Kardeş kardeşi mahkemeye verir mi?” diye sorulur ama neden mahkemeye başvurmak zorunda kaldığı konuşulmaz. Üstelik itiraz ettiğinde yalnızca mal paylaşımına değil, yıllardır kendisine biçilen anlayışlı evlat rolüne de karşı çıkmış olur.
Böyle bir çatışmada öfke yalnızca anne babaya veya kayırılan kardeşe yönelmez. İnsan yıllarca sustuğu, kendi ihtiyaçlarını ertelediği, bazı haksızlıkları görmezden geldiği için kendisine de kızabilir. Bir zamanlar sevgiyle yaptığı fedakârlıkları şimdi başka gözle değerlendirmek, geçmişini sorgulamasına neden olur. Hakkını savunurken annesinin sevgisini kaybetmekten korkması ise bu öfkeyi daha da karmaşık hale getirir. “Sen de mi şimdi para hesabı yapıyorsun?” sözünü duyduğunda, hakkını istemenin neden kendisini utandırdığını düşünür. Vazgeçerse uğradığı haksızlığı yeniden kabul etmiş olacaktır; vazgeçmezse yıllardır korumaya çalıştığı aile bağlarının zarar görmesi ihtimaliyle karşı karşıyadır.
Uzaklaşınca bitmeyen bağlar
Yıllarca ailesinin sorunlarını çözmüş bir insan, artık aynı yükü taşımayacağını söylediğinde ailede kendisine ayrılmış yerden de çıkmaya çalışır. Annesi kırılır, kardeşi küser, diğer aile üyeleri araya girer. Kendisinden istenenleri neden yapamayacağını defalarca anlatır ama söyledikleri duyulmaz. “Bana haksızlık yapıyorsunuz” dediğinde anne baba her çocuğuna eşit davrandığını söyler. Ardından “Ama kardeşinin desteğe daha fazla ihtiyacı var” diyerek konuyu kapatmaya çalışır. Çünkü herkes onun ne hissettiğinden çok, eskiden yaptıklarını neden artık yapmadığıyla ilgilenir. Birinin sorumluluk almaktan vazgeçmesi, başkalarının alıştıkları rahatlıktan vazgeçmesini gerektirebilir.
Bazı ailelerde bu çatışma ilişkilerin ciddi biçimde sınırlandırılmasına, hatta tamamen kopmasına kadar gider. Ancak uzaklaşmak, insanın ailesine duyduğu sevgiyi ortadan kaldırmaz. Annesine öfkeliyken onu özleyebilir, kardeşiyle görüşmek istemezken başına kötü bir şey gelmesinden korkabilir. Bayramlarda telefon edip etmemeyi düşünür, hastalık haberi aldığında gitmekle kalmak arasında bocalar.
Boszormenyi-Nagy’nin görünmez sadakatler kavramı, aileye bağlılığın yalnızca açıkça dile getirilen beklentilerle sürmediğini anlamaya yardımcı olur. İnsan kendisinden artık bir şey istenmediğinde bile ailesine karşı borçlu hissedebilir. Çocukluğundan beri üstlendiği sorumlulukları bıraktığında yalnızca yakınlarının tepkisinden değil, kendi gözünde kötü bir evlat olmaktan da korkabilir. Çevresinden duyduğu “Ne olursa olsun onlar senin ailen” sözleri bu yüzden canını acıtır. Çünkü o da bunu unutmamıştır; zor olan, ailesiyle ilişkisini sürdürürken kendisini de unutmamaktır.
Uzaklaşmanın ardından beklediği rahatlamayı bulamayanlar da vardır. Yıllarca başkalarının sorunlarıyla meşgul olmuş biri, artık kimseye yetişmek zorunda olmadığında kendi hayatındaki boşlukla karşılaşabilir. Ertelediği ilişkileri, vazgeçtiği fırsatları, geri getiremeyeceği yılları düşünür. Ailesine duyduğu öfkeye kendisine yönelik kızgınlık ve kaybettiklerinin kederi eklenir. Üstelik dinlenmeye başladığında bile huzursuz olabilir. Çünkü yıllarca birilerinin kendisine ihtiyaç duymasıyla şekillenen hayatında, şimdi ne istediğini kendisine sormak zorundadır. Başkalarının hayatında vazgeçilmez olmak, kendi hayatında ne istediğini bilememek gibi ağır bir bedel bırakabilir.
Bir kişinin her şeye yetişmesi, diğer aile üyelerinin neleri üstlenebileceğinin hiç görülmemesine de yol açabilir. O kişi artık aynı yükü taşımak istemediğinde aileyi yüzüstü bırakmakla suçlanır. Oysa asıl soru, aileyi kimin dağıttığı değil, o aileyi bir arada tutmanın bedelini bugüne kadar kimin ödediğidir.