
Üsküdar’dan M5 Sultanbeyli Metrosu’na binip dokuzuncu durakta, Çakmak İstasyonu’nda indim. Çıkış 1’den yeryüzüne ulaşıp hemen yolun karşısına geçtim ve içerdeyim. Bu kadar rahat. Ha, Üsküdar’a vapurla geçmiştim.
Farilya Restaurant, Ümraniye’nin yoğun caddelerinden Alemdağ üstünde, Tepeüstü dönüşünün az gerisinde. Bu kavşağın kahrını çekmişliğim var şu ya da bu nedenle. Araba kullanırken tabii.

Saat 17:00 suları. Trafiğin en yoğun olduğu saat. Artık bana günün her saati trafik yoğunmuş gibi geliyor. Ya da tahammül seviyem düştü de toplu taşımanın nimetleri konusunda yandaş, hatta borazan oldum.
İçeri girer girmez tanıdım; çok güzel bir meyhanede güzel bir akşam beni bekliyor. Tanıdım derken bir mazimiz yok; ilk kez geldim. Daha önce geldiğim en yakın meyhane, bir durak önceki Yamanevler’in karşısında bulunan Kent Restaurant’dı. Orası da Ümraniye’nin eskilerinden, sevmiştim.
Karşılayan garson “Rakı mı, bira mı?” diye sordu. Salon düzenine aşina olunca sorunun gerekçesi de anlaşılıyor.

Giriş kapısı ortada, salonda sağlı sollu dörder sıra masa var. Sağdakiler bir bira firmasının çok eskiden yaptırdığı dar, örtüsüz ahşap masalar. Sol duvar dibindekiler ise örtülü, üzerinde servislerin de hazır edildiği daha geniş masalar. Dolayısıyla bira içenler sağ, rakıcılar sol tarafa. Bira tarafı şimdilik daha hareketli. Bizim tarafta ben gelince iki kişi olduk. Dedim ya, kerahetten önce gittim.

Girişte ikinci masayı gösterdi garson. Çantamı koyup salon sonundaki mutfağı ayıran meze dolabına giderken garsona sahibini sordum; mutfak bankosunun arkasındaki beyefendiyi işaret edip “Zeki bey” dedi. Üzerinde aşçı kıyafeti var. Selam verip kendimi tanıtarak fotoğraf için izin istedim. Güler yüzle karşıladı. Meze için önerisini sorduğumda, “Gözü kapalı ne seçersen” dedi ama önerisi konusunda ısrar ettim. Yarımşar porsiyon. Önce pırasa koydu, sonra tavuk salata, mantar salatayı koyarken “Mantarı haşlamam, kavururum. Haşlarsan sulanır” dedi. Barbunya pilaki de verdi. Konserve değil. Yeter bu kadar. Ana yemeklerde de çeşit bol.

Masama geçerken 35’liği söyledim. Yüzüm salona dönük, duvar dibindeki sandalyeme yerleştim. Aynı sırayla tattım. Taze, lezzetli mezeler. Dolap parlıyor zaten. Mutfak da öyle. Eski, temiz bir dükkân.
Oturmuşum kumsala
Duvarlar yarıya kadar eski tip ahşap kaplama. Kolonlar arasında büyük manzara fotoğrafları var. Ben okyanus kıyısında, palmiyelerin altındayım. Karşıda ağaçlıklı bir yol, mevsim sonbahar. Diğerinde şelalenin döküldüğü bir göl, onun karşısında da bir ormandan kesit. Fotoğrafların hepsi huzur verici. Zaman ilerledikçe bunun tesadüf olmadığını anlıyorum, bütünü temsil eden parçalar onlar da.

Giriş, mutfak üstü ve ortadaki ekranlarda futbol programı var. Tivibu Spor galiba. Sessizde. Fondaki müzik de bağırmadan, içerdeki havaya eşlik ediyor. Ferdi Özbeğen, Behiye Aksoy, Pınar Altınok, Muazzez Abacı, Erkin Koray, Ayşe Tunalı, Zeki Müren, Figen Genç, Necdet Tokatlıoğlu, Mine Geçili kulağıma çalınanlar. Radyoymuş. Radyo Alaturka. Sadece bu radyoyu çalarlarmış. Güzel bir radyo.
Masalar sohbetinde. Yüksek sesle konuşan yok. Çeşitli yerlerde asılı, işletme prensiplerini yansıtan uyarıların etkisi de var belli ki. Kolonun birinde ‘Telefondan Müzik Açmayınız!‘ yazısı. Salon sonundaki büyük harflerle ‘Lütfen Yüksek Sesle Konuşmayınız” uyarısı daha küçük boyutta masa başlarında da var. Kasanın üstünde de ‘Zevkin veresiyesi olmaz, lütfen teklif etmeyiniz‘ yazıyor. Kapanış saati 23:45’miş, ‘Lütfen uyalım’ ricasıyla bir başka uyarı yazısında deklare edilmiş.

İçeride hava tertemiz. Sigara içenler için kapı önünde, camekânlı bölümde iki masa ayrılmış.
İlk kadehim bitmeden rakı tarafı biraz daha hareketlendi. İkinci kadehi doldururken fark ettim, ikisi de soğuk geldi ama su 1,5 litrelik. Buz tercih etmiyorum ama bu su da giderek ısınacak. Küçük su daha uygun olurmuş. O kadar da kusur olsun, bir su daha istersin ısınırsa.
Huzur veren meyhane
Dedim ya, pek huzur verici bir yer. ‘Görevde‘ olmasaydım, aç kitabını oku. Herkes dengeli, çalışan da müşteri de… Tek problem dış dünya. Tepeüstü dönüşünün yoğunluğunda agresif sürücülerin çözüme hiç katkısı olmayan kornalarından biz de nasibimizi alıyoruz ara ara. Duymak istemezsen onu da dışarda bırakabilirsin tabii…
Tuvalet salonun sonunda, mutfağın sağ tarafında. Tek kapıdan girildikten sonra yan yana ‘Bay-Bayan‘ birer kabin, lavabo ortak. Kadınlarınki alafranga, kullanılmamaktan kuru ve temiz. Erkek tarafı alaturka, temiz ama kullanılmaktan yerler ıslanmış biraz.
Artık iyice yerleştim, böyle bir meyhanede olmaktan pek memnunum. Zeki beyi kollamaya başladım, kendisine karşı olumlu önyargılar birikti bende bu arada. İş daha da yoğunlaşmadan uğradım yanına. Gözlerinin içi gülen insanlardan.
Zeki bey (Topçuoğlu, 60), Nevşehirli. 13 yaşında Kapalıçarşı’daki bir lokantada bulaşıkçı olarak başlamış mesleğe. Mutfakta devam etmiş. 2006’dan beri de buranın kiracısı.
“Benden önce 5-6 yılı var buranın, Ümraniye’nin eskilerinden.”
Mezeleri, ana yemekleri, her şeyi dokuz yıldır birlikte çalıştığı yardımcısıyla birlikte kendisi hazırlıyor.
“Sabah bütün alışverişi yapıp gelirim, gece 10’da gidene kadar bir daha çıkmam dışarı. Kapıyı açınca sabah 9:30’da bile gelen oluyor ama asıl yoğunluk akşamüstü başlar. Müdavim ağırlıklı burası, herkes birbirini tanır.”
Tek başına profesyonelce servis veren garsonumuz Tekin beyle de başından beri birlikte çalışıyorlarmış.
Farilya isminin sebebi
Bodrum esintili Farilya ismi nereden? Evet, Bodrum’danmış. “Yıllarca Gündoğan’da çalıştım. Burayı devralınca da ismini değiştirip Gündoğan’ın eski adı olan Farilya yaptım.”

Farilya, Rumca’da ‘gün doğumu, güneşin doğuşu‘ anlamlarına geliyor. Türkçeleştirme furyasından nasibini alıp 1961’de ‘Gündoğan’ adını almış. Neyse ki orijinal ismin anlamından uzaklaşılmamış.
İlginç bir tesadüf, buranın Zeki bey devralmadan önceki adı Anadolu’ymuş. Anadolu’nun sözcük kökeni de Farilya’yla neredeyse aynı. Yunanca doğu ya da gündoğumu anlamına gelen ‘ἀνατολή‘ sözcüğünden türemiş. Öyle savaştan dönen Selçuklu askerlerine ayran ikram eden Taşlıca Köyü’nün analarıyla bir ilgisi yok anlayacağınız.
Garsonumuz Tekin bey (Mert, 46), Ordulu. O da 13 yaşında, Nevizade’de komi olarak başlamış. İlk 10 yıl burayı tek başına götürmüş, ayaklarından rahatsızlanınca yanına bir garson daha almış, hafta başı izinliymiş o. Gelenlerin tamamına yakını tanıdık. Metro hattı açılınca az da olsa yabancılar gelmeye başlamış. Uzun uzun konuşamıyoruz tabii. Bir yandan serviste. Ben de ana yemeğe geçeyim bari.

Tekin bey sac kavurma önerdi. Sadece et. Yağına bandırılmış üç dilim beyaz ekmekle geldi. Pamuk. Bilirsiniz, ekmeği, hele beyaz ekmeği ağzıma sürmem, bir-iki istisna dışında. Bu da istisnai bir tabak. İtikatıma aykırı olsa da ekmek yedim. Yağlı yağlı.

Kavun geldi. İkram. Fakat Ferhat nasıl Şirin’siz, Kerem nasıl Aslı’sız, kokoreç nasıl (bana göre) birasız olmazsa, rakı masasında kavun da peynirsiz düşünülemez. Çiftleri kavuşturmak için peynir söyledim ben de. Meze çeşidi olan yerde peynir söylemem genellikle. Kavun vesile oldu da iyi bir rakı peyniri yedim.
Tuvalete ikinci kez gittim. Hanımefendiler, gelmeseniz bile size ihanet etmiyor, o tarafı kullanmıyoruz. Hâlâ kuru ve temiz.
Tabeladan anlaşılacağı üzere bira tek marka. Her marka rakı var ama.

Ramazan ve kandiller hariç her gün 09:00-24:00 saatlerinde hizmet veriyor. Bu bilgiyi de yazdığıma göre kalkma vaktim geldi demek ki.
Hesabım 3 bin lira. Masalarda fiyat listesi var. Bira 200, 35’lik bin 500, mezeler 250, peynir 160, sac kavurma 700, köfte 550, tavuk şiş-pirzola 550, hamsi-istavrit 500’er lira.
Maalesef dünyanın bütün meyhanelerini ziyaret etme ihtimalim yok, ömrüm yetmeyecek, biliyorum. Ama burayı atlasaymışım, eksik kalırmışım.
****
Farilya’dan geceyarısı olmadan kalktım. Üsküdar’da vapura koşturmam gerekmedi. Hatta bir biralık Çarkıfelek’e uğradım; fikri takip gereği tabii. Şadırvan kapanınca Hakan bey (Bakırhan) buraya geçmiş. Bir güncelleme, Çarkıfelek’te artık fıçı bira yok.
