Neden her şeyi aşırı analiz ediyoruz?
N

Gece yarısı aynı mesajı defalarca okumak, bir kelimenin neden seçildiğini, cevabın neden geciktiğini, sonundaki noktanın bir anlamı olup olmadığını düşünmek. Ardından kendi söylediklerimizi gözden geçirmek: Başka türlü konuşsaydım, daha az tepki verseydim, daha anlayışlı olsaydım sonuç değişir miydi? Birçoğumuz böyle anlarda geçmişte ne olduğunu anlamaya çalıştığımızı düşünürüz. Bazen bu sorularla, aynı acıyı bir daha yaşamamanın yolunu da ararız. Çünkü insan, nedenini bildiği bir şeyin tekrarını önleyebileceğine inanmak ister.

Fotoğraf: Pixabay

Kontrol yanılsaması

Yaşadıklarımız üzerine düşünmek, hatalarımızı fark etmek ve davranışlarımızı değiştirmek gelişimin parçasıdır. Güçlük, bizi inciten her sonucu doğru davranarak önleyebileceğimizi düşündüğümüzde ortaya çıkar. Terk edilmekten korkan biri, ilişkisinde ne kadar ilgi göstermesi gerektiğini, hangi konuları açarsa tartışma çıkacağını, rahatsızlığını dile getirdiğinde karşısındakinin uzaklaşıp uzaklaşmayacağını sürekli hesaplayabilir. Bir süre sonra ilişkiyi yaşamaktan çok, onu ayakta tutmaya çalışır. Kendi ihtiyaçlarını dile getirmek bile göze alınması gereken bir riske dönüşür.

Psikolog Ellen Langer’ın kontrol yanılsaması üzerine çalışmaları, insanların şansa bağlı durumlarda bile sonuçları etkileyebileceklerine inanabildiklerini gösteriyor. İnsan ilişkileri şans oyunlarından çok daha karmaşık olsa da kendi etkimiz konusunda benzer bir yanılgıya düşebiliriz. Yeterince anlayışlı, sabırlı veya dikkatli olursak karşımızdaki insanın sevgisini kaybetmeyeceğimize inanırız. Oysa kendi davranışlarımızdan sorumlu olmak, başka bir insanın kararlarını belirleyebileceğimiz anlamına gelmez.

Bu kontrol ihtiyacının ardında herkes için aynı deneyim bulunmaz. Kaygıya yatkın bir mizaç, geçmişte yaşanan reddedilmeler veya başkalarının ruh hâlini sürekli kollamayı gerektiren bir aile ortamı bu eğilimi besleyebilir. Evdeki huzurun anne veya babasının ruh hâline bağlı olduğu bir ortamda büyüyen çocuk, zamanla ayak seslerinden veya sofradaki sessizlikten yaklaşan bir tartışmayı sezmeyi öğrenebilir. Başkalarının ruh hâlini önceden kestirmeye çalışmak, böyle bir ortamda çocuğun kendisini güvende tutma çabasının parçası olabilir. Bu alışkanlık yetişkinliğe taşındığında ise kişi, partnerinin yalnızca yorgun olduğu için sessizleşmesini bile yaklaşan bir sorunun işareti sayabilir.

Kendimizi suçlamanın ardında bazen daha zor bir ihtimalle karşılaşmama isteği yatar: Her şeyi doğru yapsaydık da o insan gidebilirdi. Birinin bizi terk etmesini yanlış zamanda konuşmamıza veya yeterince anlayış göstermememize bağlamak acı vericidir.

Yine de bu açıklama, değiştirebileceğimiz bir neden bulduğumuz hissini verir. Böylece geçmişteki kaybın sorumluluğunu gereğinden fazla üstlenirken gelecekte benzer bir kaybı önleyebileceğimize inanırız.

Başkalarının zihninde

Bazen kendi davranışlarımızı ne kadar incelesek de aradığımız cevabı bulamayız. Bu kez dikkatimizi karşımızdaki insanın söylediklerine ve yaptıklarına çeviririz. Bir ilişki sona erdiğinde daha önce önemsemediğimiz bir konuşma, bir bakış veya ertelenen bir buluşma başka anlamlar kazanır. Karşımızdaki insanın söylediklerinden hangilerinin samimi olduğunu, ne zamandır uzaklaşmayı düşündüğünü, bizi gerçekten sevip sevmediğini öğrenmek isteriz. Özellikle beklenmedik ayrılıklarda geçmiş, cevaplarını henüz bulamadığımız sorularla dolu bir dosyaya dönüşür.

Psikolog Susan Nolen-Hoeksema’nın ruminasyon üzerine çalışmaları, insanın zorlayıcı duygularına, bu duyguların nedenlerine ve sonuçlarına tekrar tekrar odaklanmasının yaşadığı sıkıntıyı artırabildiğini ve sorun çözmeyi güçleştirebildiğini gösteriyor. Bir ayrılıktan sonra ilişkinin bizi mutsuz eden yönlerini değerlendirmek, yaşadıklarımızı anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat aynı konuşmayı defalarca hatırlayıp karşımızdaki
insanın aslında ne demek istediğini çözmeye çalıştığımızda, çoğu zaman yeni bir bilgi edinmeden aynı sorulara döneriz.

Başkasının davranışlarını sürekli incelemek, onunla kurduğumuz bağı zihnimizde sürdürmenin bir yolu da olabilir. Artık konuşmadığımız birinin ne hissettiğini veya bir gün pişmanlık duyup duymayacağını düşünerek onunla zihnimizde meşgul olmayı sürdürürüz. Birlikte yaptıklarımızın yerini onun hakkında düşündüklerimiz alır.

Bazı ayrılıklarda insanı en çok zorlayan şeylerden biri, artık karşı tarafın hayatında olup bitenleri öğrenememektir. Bir zamanlar gündelik hayatının en sıradan ayrıntılarını bildiğimiz insanın giderek yabancılaşması, kaybı daha görünür hâle getirir. Bu uğraş sırasında kendi duygularımızı da geri plana atabiliriz.

Aldatılan biri, karşısındaki kişinin neden yalan söylediğini araştırırken ihanete uğramanın yarattığı öfkeyi anlamakta zorlanır. Terk edilen biri, eski partnerinin bağlanma biçimini çözmeye çalışırken yalnızlığını dile getirmekte güçlük çeker. Kimi zaman birinin bizi neden incittiğini düşünmek, incindiğimizi kabul etmekten daha kolay gelir. Manipülasyon, istismar veya tekrarlanan güven ihlalleriyle karşılaşmış birinin yaşadıklarını yeniden değerlendirmesi, kendisini koruması açısından önem taşıyabilir.

Fakat karşı tarafın iç dünyasını bütünüyle anlamadan karar veremeyeceğimize inandığımızda, kendi kararlarımızı erteleriz. Birinin neden yalan söylediğini tam olarak öğrenemeyebiliriz ama söylediklerine artık güvenmediğimizi bilebiliriz.

Bir açıklamanın rahatlığı

Birinin davranışını anlamaya çalışırken çoğu zaman yalnızca ne yaptığını bilmekle yetinmeyiz. Neden öyle davrandığını da açıklamak isteriz. Bazen bu arayış bizi, karşımızdaki insanın kişiliğini tanımlayabileceğimizi düşündüğümüz psikolojik kavramlara götürür.

Günümüzde bir arkadaşın eleştiriye tahammül edememesi narsisizmle, sevgilinin uzaklaşması kaçıngan bağlanmayla açıklanabiliyor. Sosyal medyadaki kısa videolar, birkaç davranıştan yola çıkarak karşımızdaki insanın psikolojik yapısını çözebileceğimiz izlenimini yaratıyor. Psikolojik kavramların gündelik dile girmesi, daha önce tanımlamakta zorlandığımız zarar verici davranışları tanımamızı kolaylaştırdı. Ancak bir kavramı bilmek, onu belirli bir insana doğru biçimde uygulamak için yeterli değil.

Bu açıklamaların çekiciliği yalnızca kolay ulaşılabilir olmalarından kaynaklanmıyor. Bir arkadaşımızın bizi neden dışladığını bilmemek, onun kıskanç veya bencil olduğuna karar vermekten daha rahatsız edici gelebiliyor. Kesin olduğuna inandığımız bir açıklama bulduğumuzda belirsizliğin yarattığı huzursuzluk hafifleyebiliyor. Bir davranışa isim koymak, nedenlerini de anladığımız hissini veriyor. Böylece başka açıklamaları gözden kaçırabiliyoruz.

Justine Triet’nin ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ filminde, bir çiftin geçmişte yaşadığı sert tartışmanın ses kaydı mahkemede dinletiliyor. Bir zamanlar yalnızca ikisinin arasında geçen kavga, ölümle ilgili bir davada delile dönüşüyor. Söylenen sözler, ses tonları ve tartışmanın ayrıntıları üzerinden çiftin ilişkisinde neler yaşandığı anlaşılmaya çalışılıyor.

Ancak bir konuşmanın bütün ayrıntılarını bilmek, o konuşmanın ardındaki ilişkinin bütününü ortaya koymuyor. Aynı tartışma, onu yaşayanlar ve dışarıdan dinleyenler tarafından farklı biçimlerde yorumlanıyor.

Gündelik ilişkilerde de bir insanın davranışlarını açıklamaya çalışırken benzer bir sınırlılıkla karşılaşırız. Geçmişini bilmek, belirli bir durumda neden öyle davrandığını anlamamıza her zaman yetmez. Aynı ailede büyüyen iki kardeş bile mizaçları, aile içindeki konumları ve yaşadıklarına yükledikleri anlamlar nedeniyle farklı özellikler geliştirebilir. Üstelik kişiliğimiz çocuklukta tamamlanmaz; kişilik özelliklerimiz belirli bir süreklilik gösterse de yaşam boyunca değişebilir. Bir ilişkide yakınlık kurmakta zorlanan biri, başka bir ilişkide kendisini daha güvende hissedebilir.

Birini belirli bir psikolojik kategoriye yerleştirdiğimizde, sonraki davranışlarını bu açıklamayı doğrulayacak biçimde yorumlamaya başlayabiliriz. Narsisistik olduğuna karar verdiğimiz bir arkadaşımızın kendisinden söz etmesini bencilliğinin kanıtı sayarken bizimle ilgilendiği anları gözden kaçırırız. Zamanla onu giderek daha iyi tanıdığımızı düşünürken farklı yönlerini görme ihtimalimiz azalır. ‘Bana haksızlık etti’ demekle ‘O narsist’ demek aynı şey değildir; ilkinde bir davranışı anlatırken ikincisinde kişinin psikolojik yapısı hakkında kapsamlı bir hüküm veririz.

Birinin bizi sürekli küçümsemesi veya sınırlarımızı ihlal etmesi karşısında kendimizi korumak için onun kişiliğine ilişkin kesin bir açıklamaya ihtiyacımız yoktur. Yine de psikolojik kavramlar bazen dikkatimizi yaşadığımız davranıştan uzaklaştırıp karşı tarafın iç dünyasına yöneltir. Onun neden böyle biri olduğunu araştırırken o ilişkide ne yapmak istediğimiz sorusunu erteleriz. Üstelik ne yapmamız gerektiğini bilmek, o adımı atmaya hazır olduğumuz anlamına da gelmez.

Bilmek neden yetmiyor?

İnsan bazen davranışlarının nedenlerini ayrıntılarıyla açıklayabildiği hâlde aynı davranışları sürdürür. Terk edilme korkusunun geçmiş deneyimleriyle ilişkisini kurar, onaylanma ihtiyacının ilişkilerini nasıl etkilediğini fark eder. Buna rağmen istemediği bir şeye hayır demesi gerektiğinde yoğun kaygı yaşayabilir. Bir davranışın nedenini öğrenmek, o davranıştan vazgeçtiğimizde karşılaşacağımız duygulara dayanmayı tek başına kolaylaştırmaz. Yıllarca başkalarını memnun ederek kabul görmeye alışmış biri, sınır koyduğunda karşısındakinin uzaklaşmasından korkabilir. Bu korku, doğru olduğunu bildiği hâlde eski davranışına dönmesine neden olabilir.

Entelektüalizasyon adı verilen savunma mekanizmasında kişi, kendisini zorlayan bir yaşantıyı düşünsel açıklamalarla ele alırken yaşadıklarının kendisinde uyandırdığı duyguları geri planda tutar. Bu düşünsel mesafe, zorlayıcı duyguların etkisini bir süreliğine hafifletebilir.

Ancak açıklamalar duygularla yüzleşmenin yerini aldığında, yaşadıklarımızı ayrıntılarıyla anlatabildiğimiz hâlde onların üzerimizde bıraktığı etkiyi anlamakta zorlanırız. Örneğin bir insan, annesiyle ilişkisindeki sorunların çocukluğuyla bağlantısını kurabilir ama annesine hâlâ öfkeli olduğunu kabul etmekten kaçınabilir.

Öfkesinin nereden geldiğini bilmesi, o öfkeyle ne yapacağını da bildiğini göstermez. Bazen düşünmeye devam etmek, bir kararın sonuçlarıyla karşılaşmayı ertelemenin yoludur. Yapacağımız konuşmayı zihnimizde defalarca prova eder, her ihtimale karşı cevap hazırlarız. Zihnimizdeki konuşmanın önemli bir avantajı vardır: Karşımızdaki insanın ne söyleyeceğini de biz belirleriz. Gerçek bir konuşmada ise beklemediğimiz bir
tepkiyle karşılaşabilir, sınır koyduğumuzda birini kaybedebiliriz. Bazı insanlar için düşünmeye devam etmek, bu ihtimallerle karşılaşmaktan daha güvenli gelir.

Bir insanın neden harekete geçemediğini anlamak için yalnızca korkularına bakmak yeterli değildir. Ekonomik bağımlılık, ailevi sorumluluklar veya ruhsal güçlükler kişinin önündeki seçenekleri daraltabilir. Zarar gördüğü bir ilişkiden ayrılmak isteyen biri, bunun sonuçlarıyla baş edebileceği koşullara henüz sahip olmayabilir. Böyle durumlarda ayrılmayı ertelemek, kararsızlıktan çok, gerekli koşulların henüz oluşmamasıyla ilgili olabilir.

Yıllar sonra bile aynı konuşmayı hatırlar, o gün söylemediğimiz bir cümleyi aklımızdan geçiririz. Başka türlü davransaydık sonucun değişip değişmeyeceğini hiçbir zaman öğrenemeyebiliriz. Kimi zaman kendi hatalarımızı fark etmek de kaybettiklerimizi geri getirmez. Geçmişteki bir konuşmanın bütün ihtimallerini tüketmek mümkün değildir. Bazı ilişkilerin neden bittiğini tam olarak bilmeden de bittiğini kabul etmek zorunda kalırız. Çünkü hayat, bütün sorularımızın cevaplanmasını beklemiyor.