Knight Frank’ın 2026 Wealth Report verileri bu sürecin Türkiye’deki üst ucunu gösteriyor. Net serveti 30 milyon doların üzerinde olan kişi sayısı 2021’de 2 bin 174 iken 2026’da 4 bin 208’e çıktı; beş yıldaki artış yaklaşık yüzde 94. Knight Frank, Türkiye’deki dolar milyarderi sayısının da 2026’da 35’ten 2031’de 46’ya çıkacağını öngörüyor.
Aynı dönemde çocukların temel ihtiyaçlarına ilişkin TÜİK verileri ise toplumun alt kesimlerinin yaşadığı yoksunluğu ortaya koyuyor. Çocuklu hanelerin yaklaşık yüzde 9’u yeni giysi, yüzde 9’u düzgün iki çift ayakkabı alamıyor; yüzde 10’u çocuklarına her gün taze meyve ve sebze sağlayamıyor. Daha çarpıcı olan, hanelerin yaklaşık yüzde 23’ünün çocuklarına her gün et, tavuk veya balık içeren bir öğün sağlayacak maddi imkana sahip olmaması.
Yaklaşık yüzde 19’u çocuklarını paralı okul gezilerine ve etkinliklere gönderemezken, yüzde 11’i çocukların evde ders çalışabileceği uygun bir yere sahip değil. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın verilerine göre ise yaklaşık 17 milyon 115 bin yurttaş farklı sosyal yardım mekanizmalarından yararlanıyor.
Bu rakamlar yoksulluğun gelir eksikliği olmadığını gösteriyor. Çocuğun ne yediği, ne giydiği, nasıl bir evde kaldığı, hangi kamu hizmetlerinden yararlanabildiği sınıfsal eşitsizliğin gündelik hayattaki somut biçimleridir. Servetin tepesindeki büyüme ile toplumsal yeniden üretimdeki yoksunluk birbirleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Türkiye’deki eşitsizliği yalnızca gelirlerin adaletsiz dağılımıyla açıklamak yetersizdir. Sorunun temelinde üretim araçlarının, şirketlerin, finansal varlıkların ve diğer servet unsurlarının mülkiyetindeki yoğunlaşma bulunuyor. 42 kişi ve ailenin 105,3 milyar dolarlık serveti, en zengin yüzde 10’un toplam servetin yüzde 68,4’ünü kontrol etmesi ve en yoksul yüzde 50’nin yüzde 2,7’de kalması, ülke nüfusunun yüzde 20’sinin sosyal yardımlardan yararlanarak yaşamını idame ettirmesi hâkim mülkiyet rejiminin farklı sonuçlarıdır.