
M1 Esenler metro durağı yakınlarında bindiğim minibüsün şoförüne parayı uzatırken “Can-1 restorana gideceğim, yeri bilmiyorum. Yakınlarında indirir misin?” dedim, yüzünde gülücüklerle “İyi bilirim, tam önünde indireceğim” dedi. Buralar bilmediğim yerler. Bana göre saat de geç oldu, akşamın 8’ine kaldım. İlgili ve belli ki bilgili cevabı içimi rahatlattı.
Şoförümüz pek genç, saçı yanlardan sıfıra yakın traşlı, hafif bıçkın. Tam önünde durdu, “Burası” dedi. “Ne yiyeyim, onu da söyle bari” dedim, “Et sote, bir de 50’lik” dedi. “İşim bitmiş olsaydı ben de gelirdim” diye de ekledi. Misafir ederdim seve seve, iyi bir çocuk, belli. Bütün bu konuşmalar baş başa bir ortamda da geçmiyor, minibüs dolu.

Atışalanı Caddesi 194 numaradaki Can Restaurant, dışarıya tamamen kapalı. Nasıl bir yer olduğunu anlamak içeri girmeden mümkün değil.
Yaş almış, çok kibar bir garson karşıladı, ortalarda bir masaya oturttu. Henüz kalabalık değil. Sahibini sordum, girişin sağındaki barla asma kata çıkan merdiven arasındaki masada oturanlardan mavi gömlekli olanmış. Kendimi tanıtıp geliş nedenimi söyledim, fotoğraf çekmek için izin istedim. Hiç ‘sıkıntı‘ yokmuş.

35’lik söyledim. Mostralık meze tepsisi geldi, aynı garson istersem dolaptan da seçebileceğimi söyledi. Mutfaktakilere de merhaba demek için meze dolabına gittim.

Önce mutfak ekibinin önerisini sordum, “Hepsi” dediler. Bombay pilaki dolabın üstündeki tezgâhta, belli ki yeni çıkmış. “Yarımşar porsiyon?”, “Tabii…” O zaman pilakiyle beraber Arnavut ciğeri, zeytinyağlı taze fasulye, havuç tarator, cevizli kabak. Et soteye yer bırakmak lazım.
Pilaki hâlâ ılık. Kabak ekşi yoğurttan. Taze fasulyede de limon ekşisi baskın. Mutfakta bir ekşi eğilimi olmalı. Havuç tarator ekşi değil ama. Arnavut da fena değil.

Dediğim gibi, girişte bir bar karşılıyor, raflarında çeşit çeşit viskiler. Altı sıra altılı masa soldaki duvarın dibinde sıralanıyor. Masalar örtüsüz ama şık. Sandalyeler de. Özenilmiş. Asma katta bir bar bankosu daha var. Bu kat da özenli.

Tuvaletler merdiven altında. Erkek tarafı tek kabin, alaturka, lavabosu da içinde. Biraz sıkışık.
Mutfak ana salonun sonunda, ışıl ışıl meze dolabının arkasında. Duvarın birinde Mustafa Kemal Atatürk’ün büyükçe bir siyah-beyaz fotoğrafı, karşısında boydan boya Boğaziçi Köprüsü panoraması. İlk açıldığı zamanlarda köprünün bu ve benzeri fotoğrafları şehirlerarası otobüslerin arka camlarına kadar her yerdeydi. ‘70’lere ışınladı beni.

Girişte, ortada, salonun sonunda ve asma katta asılı ekranlar tüm masalardan görülebiliyor. Yayınlanmakta olan futbol maçı ÇRS ile ALY arasında. Hafta başında maç olmaz diye ummuştum, neyse ki rahatsız olacağım kadar tantana yok. Belki GS, FB, BJK gibi takımlar arasında olsaydı, aynı hisleri taşımayabilirdim.

Maç bitince müzik açıldı, kalabalıklaştı da. Arif Sağ, Sasa Serap, Ender Balkır, Muhlis Akarsu, Engin Nurşani, Nurettin Rençber, Oğuz Yılmaz… Arif Sağ ve Sasa Serap dışındakileri tanımıyorum. Tanımıyorum derken tanışmadık. Arif Abi’yle rakı içmişliğim var. Sasa Serap’la da Kalan Müzik’te Hasan (Saltık, 1964-2021) tanıştırmıştı.
Hasan’ı başka vesileyle de andık burada. Kibar garsonumuz Hıdır bey (Bayram, 59), Tunceli Hozatlıymış. “Hasan Saltık” dedim, “Hala çocuğuyuz” dedi. O da Sarı Saltuklardan. Hasretle andık Hasan’ı.

Mesleğe 1984’te Sultanahmet’teki Paris Restaurant’ta başlamış. Yeni sahipleri devraldığından beri de burada. Sahipler yeni ama mekân eski.
Gelir gelmez ayaküstü tanıştığım Cahit bey (Cengiz, 48), Diyarbakır Kulplu. Burası en az 35 yıllık bir yermiş, ortağıyla devralalı 5-6 ay olmuş. Müşterilerin çoğu çevreden, hepsi tanıdık. Tam bu sırada yine tanıdık bir masa gelince beni ortağına devredip onları karşılamaya kalktı.
Diğer ortak Serdar bey (Köktaş, 36), Erzurumlu bir aileden ama doğma büyüme Davutpaşalı. Aile mesleği tekstil imalatı olsa da işletmecilikte tecrübeli. Şişli’de Alya Restaurant’ı işletmiş daha önce.
Google’da Can-1, tabelada Can, neden?
“Raşit diye biri kurmuş, oğlunun adıymış. Dörtyol’da Can Birahanesi vardı, onun için burası Can 1 olmuş.”
Maç yayınlarına ödenen para son zamanlarda merak konum:
“En son 2 milyon (lira) verdik. Mecburuz. Müşterisi çok.”
Ramazan ve kandiller dışında her gün 12:00-02:00 saatlerinde servis var. Gündüz de işlekmiş.
Fazla tutmadım, patronlar da serviste.
Cahit beyin karşılamak için kalkıp önümdeki masaya oturttuğu dört kişi pek muhabbetli. Nostalji depreştiren Boğaziçi Köprüsü fotoğrafını çekerken izinlerini istedim, yüz bulunca da kadehimi alıp iliştim masalarına. Kendimi tanıtınca Fikret bey (Güreler, 58), “Biliyorum yazılarınızı,” dedi. Rastlamış. Sevindim. Esenler’de taksici. 30 yıldan fazla zamandır da meyhane müşterisi, “Arkadaşımız devraldı, artık buradayız.”

Yanındaki Baki bey (Poyraz, 50), eskiden meyhaneciymiş. “Otogarın içinde Edessa diye mekânım vardı. Urfa’nın eski ismi. Esenler’de tanırlar beni.”
Onun karşısında Hakkı bey (Can, 47) oturuyor. “Arkadaşlarımız ne kadar meyhaneciyse, biz de o kadar müdavimiz,” özlü sözünü söyledi.
Yanına oturduğum beyefendinin adı Hüseyin (Balcı, 42). Ayakkabı imalatçısı. “Ben parayı buldukça müdavimim. Pavyonu daha çok severim” diye öncelikli tercihini belirtti.
Arkadaşları Hüseyin beyi “Lâkabını da söyle” diye sıkıştırdı. Onlar bu kadar ısrar edince ben de “Eğer sakıncası yoksa” diye rica ettim. Azıcık naz yapsa da “Yazabilirsen anlatayım” dedi, “Hele bir anlat” dedim. “Göt” dedi. Üstüme alınmadım. O alınmış. Anlattı.
“Bayan konslu bir mekândaydım. İçeri giren biri ‘Göt Hüseyin’ diye bağırınca üstüme alındım, kalktım ayağa. Mekân sahipleri ‘Sen değil, başka Hüseyin’ deyip yatıştırdı beni ama üstüme yapıştı. Lakabım kaldı mı Göt Hüseyin diye.” Kalmış.
Tabii bütün bunları, Can Yücel’den (1926-1999) aldığım yetkiye dayanarak yazabildim.
Kendisiyle dalga geçecek kadar olgun insanların arasında olmak iyi hoş da misafirliğin kısa olanı makbul. Döndüm masama.
Diğer seçenekleri sormadım bile, dolmuş şoförü kardeşime sadık kalıp et sote söyledim.
Hakikaten güzelmiş et sote. Bak, adını da almadım çocuğun.

Mekânın bir kedisi var. Tospik. Mekânla birlikte onu da demirbaş olarak devralmışlar. Özellikle ortaklardan Serdar bey pek düşkün kendisine. Elleriyle besliyor.

Hesabı istedim, yanında ikram meyve tabağı da geldi. Rakım var daha.
Hesabım 3 bin lira. Fiyat listesi muhtelif yerlerde asılı. Bira 200, 35’lik rakı bin 450, mezeler 220 ile 350 arası, et sote 600, tavuk kanat 600, kuzu şiş 800, köfte 600, sac tava ile çoban kavurma 700’er lira.

Hesap kitap işlerine dalmışken kavrulmuş kabak çekirdeği geldi. Ön masadan. Kavrulmuş kabak çekirdeğiyle ilk kez rakı içtim, bir kadeh daha koydum.

Dönüşüm daha kolay. M1 metrosunun Menderes durağı 10 dakikalık yürüme mesafesinde. Duvarlardaki süslemelerden dolayı gördüğüm en ‘kitsch’ metro durağı ilan ettim kendimden aldığım yetkiye dayanarak.
*****
Epeydir Spotify’daki Meyhane Köşesi çalma listemden haber vermedim size. 13 saat 30 dakikalık bir kayda ulaştı. Haber burada değil, tam “Artık başka da yoktur” dediğimde tek tük de olsa yeni bir şarkı ekliyorum. Enteresan olan, yeni eklemeler onlarca yıldır dinlediğim eskilerden çıkıyor.
Meğer Erol Evgin ‘Deli Divane’nin bir yerinde “Meyhaneler yetmiyor bu gece bana” demiyor muymuş?
Timur Selçuk da ‘Böyledir Akşamları İstanbul’un’da “Bir meyhane köşesinde ararsın teselliyi” diyor.
Ya Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun Gülün Kokusu Vardı albümündeki ‘Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram’a ne demeli? “Meyhanede bulduk biz bu kemâli” diyorlar. Söylemesi ayıp, bu albümün fotoğrafları da bana ait.
Bunlar aylardır yaptığım listeye son eklediklerimden, o yüzden söylüyorum. Bazen gözümüzün önündekini göremiyoruz.