Doğu Akdeniz artık yalnızca kıyıdaş ülkelerin deniz yetki alanlarını tartıştığı bir coğrafya değil. Enerji güzergâhlarından denizaltı kablolarına, hava savunma sistemlerinden insansız araçlara kadar uzanan büyük bir stratejik rekabet alanıyla karşı karşıyayız. Yunanistan ile İsrail arasında son yıllarda giderek derinleşen savunma ilişkisi bunun en dikkat çekici örneklerinden biri.
Yunanistan ve İsrail’in 2026 Savunma İşbirliği Programı; Yunanistan’da 29, İsrail’de 25 ayrı faaliyeti kapsıyor. İşbirliği; müşterek eğitimden siber güvenliğe, insansız hava ve sualtı araçlarına karşı geliştirilecek yöntemlerden savunma sanayii ve teknoloji paylaşımına kadar genişliyor. Haziran 2026’da yaklaşık 750 milyon dolarlık PULS roket sistemi anlaşması imzalandı. Ağustos sonunda ise yaklaşık 3 milyar avroluk ‘Achilles Shield’ anlaşmasıyla Yunanistan’ın David’s Sling, SPYDER ve BARAK MX gibi İsrail yapımı sistemlere dayanan çok katmanlı hava, füze ve drone savunma mimarisi kurması kararlaştırıldı. Türkiye bu nedenle söylemlerden çok kapasitelere bakmak zorunda.
Yunanistan’ın uzun menzilli hassas vuruş, hava savunması, komuta-kontrol ve insansız sistemlerle mücadele imkânlarının güçlenmesi, Ege ve Doğu Akdeniz’deki askerî dengeyi doğrudan ilgilendiriyor. Üstelik İsrail’in resmi düzeyde Hindistan’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne, oradan Yunanistan ve Kıbrıs’a uzanan yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinden söz etmesi Ankara açısından dikkatle okunması gereken bir gelişme.
Peki, Türkiye bu değişen denkleme nasıl cevap vermeli? Cevap yalnızca daha fazla silah satın almak değildir. Asıl cevap; denizde sürekli varlık gösterebilen, su üstünü, sualtını ve havayı birlikte değerlendiren, ağ merkezli ve mümkün olduğunca millî bir kuvvet yapısı kurmaktır.