6-7 Eylül, aşk ve ayrılık
6

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

Yaşadığı evin önüne ve sokağın başına diktiği ağaç, zamanla Agop’un başına bela oldu. Mahalleli çöpünü getirip her akşam ağacın etrafına koymaya başladı. Kışları neyse de yazları kokudan ve sinekten evde ve sokakta yaşanmaz olunca, Agop bir istida yazarak çevre temizliği ve çöp bidonları istedi. Ağacın içler acısı durumunu da özetledi istidasında ama dinleyen olmadı.

Bir zaman sabreden Agop yeni bir istidayla tekrar ilgili makama başvurdu ve eğer temizlik yapılıp çöp bidonları konulmazsa ağacı keseceğinden bahsetti. Blöf yapıyordu oysa, her şeye rağmen evin önünde serpilmeye devam eden ağaca gözü gibi bakıyordu. Ama kurumlar bunu dinler mi? Vay sen misin ağacı kesecek olan? O güne kadar çöp dağlarıyla ilgilenmeyi gündemine almayan kurum, birdenbire ağacın farkına vardı, etrafını temizleyip etrafına çit gerdi. O günden sonra mahalleli, ‘Agop’un Ağacı’ diye adlandırdı ağacı.

Agop’un Ağacı ve mirasçısı

Kadıköy’de bugün Hacı Şükrü Sokak’ın Bahariye tarafındaki girişinde, sokağın hemen solunda göğe doğru yükselir Agop’un Ağacı.

Agop’un mirasını devralıp ağacın bakımını ömrü boyunca sürdüren kişi damadı Mıgırdiç Margosyan’dır.

Hacı Şükrü Sokak’ta bir kafede uzunlamasına oturup kahvaltı yapan insanların sabahına tanıklık eder o ağaç on yıllardır. Göğe yükselir ve bir anıyı temsilen yaşamaya devam eder.

Gezi’den sonra Kadıköy’de

Kurucularından olduğu Aras Yayıncılık’ın eski yerindeki odasında kitaplara gömülüp okumalar yapmasının dışında ‘Kirvem‘ diye seslendiği köşe yazıları yazdı Mıgırdiç Margosyan. Evrensel gazetesinin arka sayfasında kaç yıl yazdı bilmiyorum ama yazılarından kitaplar yapıldı. Ne olursa olsun Mıgırdiç usta bizim için her zaman bir yazar olarak var oldu.

Mıgırdiç Margosyan.

Ara sıra Kadıköy’de karşılaşır iki lafın belini kırardık Mıgırdiç ustayla. Ara sıra Agop’un Ağacı’nın gölgesinde oturur çay içerdik.

Gezi’den hemen sonra Kadıköy’de birkaç metruk ev işgal edildi. Bir hevesle başladı her şey, neden olmasın diye herkes elini taşın altına koydu ama umut uzun sürmedi; bir sabah operasyonunda boşaltıldı ve ağır sac levhalarla mühürlendi o evler.

O evlerden biri şimdi Yeldeğirmeni’nde fiyakalı ve aynalı camlarıyla görene gel gel yapan kafelerden birine yataklık ediyor. Bir diğeri Hacı Şükrü Sokak’taki kilisenin çapraz karşısında, kapısına sac çakılı olduğu halde duruyor. İşgal eviyle komşu olan Mıgırdiç usta da arada bir oraları ziyaret eti, konuştu, danıştı, sordu, akıl aldı, Kirvem akıl verdi…

Biz de arada bir buluşup ustayla adı ‘Mahalle Evi’ konulan işgal evine gire çıka, çaylar içip efkârlandık bir zaman. Ne yapalım diye sorduk ve aramızda Suavi de olduğu halde bir grup toplantı yapıp ‘Mahalle Evi’ için bir dergi çıkarmaya çalıştık. Dergi mi, bülten mi ne fark eder, haftada bir miydi yayın programını da anımsamıyorum ama iki sayı Raptiye diye bir dergi çıkardık, üçüncü sayının da hazırlıklarını yapıyorduk ama işgal evini polis basıp kapılara sac kaynak ettirince o iş de yarım kaldı.

Diyarbakır Kitap Fuarı’nda

Mıgırdiç usta 80 yaşına girdiğinde geride sayısız esere imza atmış bir yazardı.

23 Aralık 1938’de Diyarbakır’ın Sur ilçesinde Hançepek Mahallesi’nde dünyaya gelen Mıgırdiç, elbette bir demirci çırağı olarak da takdir gördü doğduğu şehirde öğrenci ve yazar olarak da.

TÜYAP Diyarbakır Kitap Fuarı’nda onur yazarı

Bir kentin yazarını sevmesi, sahip çıkması, onurlandırması, arkadaşlık etmesi, unutmaması, bağrına basması, kendinden biri olana gülümsemesi ne demektir ben o yıl Diyarbakır Kitap Fuarı’nda Mıgırdiç ustaya bakarak anladım. Aras Yayıncılık standının hemen yanına konulan masanın üstündeki kitapları Mıgırdiç usta bitmez bir heyecan ve samimiyetle imzaladı. 25 ile 30 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilen kitap fuarında Mıgırdiç usta neredeyse sandalyesinden hiç kalkmadı, bütün fuar boyunca kitap imzaladı. Arkadaşlarıyla, komşularıyla, okurlarıyla, akrabalarıyla, sevenleriyle, çocuklarla, gençlerle yüzlerce fotoğraf çektirdi.

Diyarbakır’a giden herkesin uğrak yerlerinden Sülüklü Han’ın girişinde, soldaki dükkânlardan biri Mıgırdiç’in dayısının demirci dükkânıydı. Yaz tatillerinde orada körüğü harladı, çekiçle biçim verdi çeliğe. Yazmanın sabrı belki de orada geldi, çıraklıkta öğrendi sabretmeyi.

Şair öğretmenin kalem armağanı

Mıgırdiç İstanbul’a okumaya gönderildiğinde, etüt öğretmenlerinden biri şair Haygazun Kalustyan’dı; iyi öğrencisi Mıgırdiç’e bir dolmakalem hediye etmişti. Kim bilir nerededir o kalem şimdi.

Ne zaman Haygazun’u sorsam “Tomo daha iyi bilir, onunla konuş” derdi. Tomo abiye sorardım, ha bugün, ha yarın derken yıllar geçti, konuşmak mümkün olmadı hey gidi. Toprak doymak bilmiyor… Özlüyorum onları.

Gençlik başında duman

Mıgırdiç seçilmişlerin Türkçesiyle konuşamadığı için okulda arkadaşlık etmekte zorlandı ilk zamanlar; Zulal hariç. Zulal’le okulun ilk günlerinde tanıştı, ucundan başlayan yangın çocuk aklıyla aldı yürüdü. Dönem bitip yaz tatilinde gittiği Diyarbakır’dan İstanbul’a tekrar döndüğünde aklında Zulal vardı. Anasının dizi dibindeki günler, dayısının dükkânındaki çekiç sesleri geride kalmıştı, Surp Haç Tıbrevank Ermeni Ruhban Okulu ile Surp Haç Kilisesi arasındaki yavaş ve sönük hayatına geri döndü.

Zulal ile Mıgırdiç nihayet buluştu. Bağlarbaşı’na yürüyüp şair Turyan’ın mezar taşına adlarını yazarak sessizce yemin ettiler. Bir sonraki buluşmayı da kararlaştırdılar kendi aralarında, Esayan Lisesi’nin karşısındaki Karaköy Muhallebicisi’nde buluşacaklardı.

İstanbul’u biliyor mu ki gençlik başında duman Mıgırdiç, 6 Eylül 1955 sabahı kalkıp Zulal’le bir sonraki gün buluşacakları yeri keşfe çıktı, Galata tarafındayken duyduğu seslere anlam veremedi: “Yazıyooor, yazıyooorrr Yunanlılar Ata’nın evine bomba attı!”

7 Eylül sabahı heyecanla uyanan Mıgırdiç soluğu sözleştikleri üzere Karaköy Muhallebicisi’nin önünde aldı. İstiklal Caddesi yağmadan kalan bütün izleri taşıyordu. Vitrinler kırılmış, dükkân içindeki eşyalar caddeye taşmıştı. Sağda solda öbeklenmiş insanlar, yağmadan geriye kalan öte beriyi zimmetine geçirmekle meşguldü.

Muhallebicinin önünde bekledi Mıgırdiç, bekledi, biraz daha bekledi ama Zulal gelmedi.

Zulal’in babası kunduracılık yapıyordu Gedikpaşa’da. 6-7 Eylül’den ailesi de payına düşeni aldı, evlerinin altındaki dükkânın yağmalanmasına tanık oldular ve daha o günlerde Amerika’ya göç ettiler.

Zulal ile Mıgırdiç bir daha asla bir araya gelemedi. 6-7 Eylül Pogromu’nun ağır talanından geriye bu imkânsızlık kaldı.

Hamiş 1: Mıgırdiç Margosyan’ın Tespih Taneleri’ni okuduğumda aklıma kazınmıştı bu hikâye. Ama daha da önemlisi farklı zamanlarda ve farklı şehirlerde yaşamış olsak da romanda geçen bazı cümlelerde, seslenme ünlemlerinde, sevgi nidalarında, kargışlarda, yasta ve sevinçte benzerliğimize hem şaşırmış hem de çok sevinmiştim.

Hamiş 2: Yönetmenliğini yaptığım Zaman Işık Kelimeler programını arkadaşım Erdost Yıldırım’la birlikte Hayat TV için çektiğimiz yıllarda, Şeyhmus Diken o zengin bilgeliğiyle Mıgırdiç Margosyan’a Surp Giragos Ermeni Kilisesi avlusunda sorular sordu; 30 yıllık arkadaşlıklarıyla, iki yazar olarak, komşuluk eden iki insan şaraplarını içerek konuşmuşlardı. Meraklısı için buraya bırakıyorum.

Not: Bu yazının imla tashihinde yapay zekâ (Gemini) kullandım.