İşin Erdoğan–İmamoğlu rekabeti ekseninde tartışılıyor olması bile adaleti zora sokan bir durumdur. Çünkü taraflardan biri devleti temsil ederken, diğeri yargı huzurunda bir vatandaşı görüntülüyor.
12 Eylül darbesi, zamanın Başbakanı Demirel dahil Ecevit’e, Erbakan’a, Türkeş’e, Baykal’a siyasi yasak getirmişti. Bu yasaklar, Anayasa’ya kondu geçici madde olarak. Halk oyundan yüzde 92 ile geçti. Yedi yıl sürdü. Özal talihsiz bir biçimde meydanlarda yasakları savundu.
Ama 6 Eylül 1987 referandumu ile, yani yine halk oyu ile kaldırıldı, yasaklı liderler siyasete döndü.
Şu anda iktidar, AİHM’in Selahattin Demirtaş, Can Atalay ve Osman Kavala ile ilgili hak ihlali kararlarını uygulamamakta direniyor. Açık bir hukuk ihlâli. Sürdürülemez bir siyasi tavır. Bu tavır söz konusu kişilerin siyaset zeminindeki varlığını yok edemiyor.
Diyelim İmamoğlu yargılandı, mahkûm edildi ve kararlar AİHM’den döndü. N’olacak? Devlet–iktidar kendi attığı imzayı görmezden gelecek ve İmamoğlu diri diri gömülecek mi?
Yazdırılan “İmamoğlu bitti” yazıları başlı başına ülkenin somut bir hukuk sorunu olarak değerlendirilmeye değer.
İmamoğlu’nu rakip görenler, siyasi ahlâk gereği, mücadelenin daha medeni usullerine göre hareket etmeseler ülke için daha iyi olmaz mı? Ama zaten ülke için iyi olanla, kişiler için iyi olanın farkı fark edilemediği için yaşanmıyor mu bütün sancılar…