'Yasa'ya ilişkin bazı garip anayasa yorumları hakkında birkaç not
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

5 Ağustos 2026 günü, TBMM’ye ‘Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’ başlıklı bir öneri sunuldu. Öneriyi imzalayan, karşı çıkan, eleştiren, henüz imzalamayan partiler-siyasetçiler var. Anlayabildiğim kadarıyla süreç baştan beri nasıl ilerlediyse, yasa önerisi de öyle olmuş.  

Eğer 2017 anayasa değişikliği sonrası kurulan yeni anayasal rejimde yaşamıyor olsaydık, “Nasıl olur da TBMM üyelerinin bu denli geç haberi olur?” vs. nevi değerlendirmeler yapardım; ancak şu aşamada ‘mış gibi’ yapmanın gereği yok. Toprağımızda ‘hakimiyeti milliye’ (meclis üstünlüğü) ilkesi 1909’da kabul, 2017’de terk edildi. Bir gün yeniden bu ilkeye dönebilirsek, o zaman ‘milletin vekilleri’ ile başlayan cümleler bir şey ifade edebilir.

Son 24 saatte ‘yasa’nın içeriği hakkında çokça hukukçu, siyasetçi ve gazeteci yorum yaptı, daha da yapılacak. Şu ana dek öneri hakkında en derli toplu ve anlaşılır bilgiyi Gökçer Tahincioğlu verdi. Sevgili Tahincioğlu’nun konuyu ‘25 soru‘ ile ele alıp özetlediği yazısı burada. Ayrıca ciddiye alınabilir hukukçular yasanın içeriğine, bazı temel anayasal ilkelere aykırılık ihtimallerine dair eleştiriler de yöneltti ki, çoğuna katılıyorum. (Örneğin, meslektaşım Timuçin Köprülü’nün X hesabında yaptığı paylaşımda, kurulması öngörülen Kurul’un ve infaz hâkiminin yetkilerine, ayrıca basın özgülüğü konusundaki eksikliklere yönelik eleştirileri gibi…)

Bu yazıda, asıl konunun hukukçuların teknik tartışma ve haklı itirazları içinde boğulmamasını dileyerek ve içeriğe dair eleştirileri erteleyerek, yalnızca yadırgadığım birkaç anayasa sorununa/yorumuna değinmek istiyorum.

Birincisi: Bu bir af yasası mıdır? Eğer sonuçlarına bakarsanız, bu yasa ‘maddi’ açıdan afla ilgili düzenlemeler içeren bir yasadır. Neden böyle alengirli bir cümle kurdum? ‘Maddi’ anlamda demek, ‘içeriği bakımından’ demektir. Yasanın bir şekli, bir de içeriği var. Önümüzdeki yasanın başlığı-metni bir aftan söz etmiyor. Oysa içeriğinde af olarak görülecek düzenlemeler var. TCK müelliflerinden İzzet Özgenç, ‘koşullu özel af’ olarak adlandırmış. Eğer bu bir af yasası kabul edilirse Anayasa’nın 87. maddesine göre en az 360 kabul oyu alması gerekir. Edilmezse, 96. maddeye göre oylanır, özel çoğunluk (3/5) aranmaz.

Söz konusu ‘durum’ daha önce de farklı içeriklerle gündem olmuştu. Örneğin, Ahmet Necdet Sezer 2005’te, üniversiteden ilişiği kesilenlere dönüş hakkı tanıyan 5316 sayılı yasayı örtülü af’ olduğu ve bu nedenle özel bir çoğunlukla (3/5) kabul edilmesi gerektiği iddiasıyla TBMM’ye geri göndermiş, TBMM ikinci kez ve 330’un üzerinde bir çoğunlukla kabul edince Sezer yasayı yayınlamıştı. Yine, ‘Rahşan affı’ olarak bilinen yasa, yapılan başvuru üzerine verilen AYM kararı ve o yasada değişiklik yapan 2002 tarihli yasa da aynı bağlamda hatırlanması gereken tartışmalar. Bu tartışmalar ve af üzerine iyi bir makale okumak isterseniz Türkan Sancar’ın kapsamlı yazısını öneririm.

Güncel mesele şu: Eğer ‘bağlayıcılıktan’ söz ediyorsak, asıl olarak AYM’nin ne düşündüğü önemli, bizlerin değil. On yıl önce AYM ‘içtihat değiştirerek’ OHAL KHK’lerini inceleyemeyeceğine hükmetti. ‘Şeklî’ ölçütü benimsediğini açıkça ilan etti.  Dedi ki, ben metnin adına-şekil şartlarını taşıyıp taşımadığına bakarım, içeriğine değil; bunlar benim önüme ‘OHAL KHK’si olarak geldi, içeriğini inceleme yetkim yok. O KHK’lerin içeriğinin OHAL ile ilgisi olmayabilir, bu da benim sorunum değil, geçmiş olsun! Bu içtihat işin bir yönü. Diğer yandan, AYM’nin, ‘bu yasa bir af yasası mıdır, yoksa değil midir’ konusunu ele aldığı yakın tarihli (2020) ve ‘oy çokluğuyla’ alınmış bir kararını da hatırlatmak gerekir. Kararı buraya bırakıyorum. Mahkeme çoğunluğu, iptali istenen hükmün ‘bir af düzenlemesi olmadığı’ kanısına varmış ve oylamada özel bir çoğunluk aranmaması gerektiğine hükmederek iptal istemini reddetmiştir. (Karardaki karşıoyları da okumanızı öneririm.) 

Demek ki; önümüzdeki yasanın içeriği velev ki ‘af’ olsun, TBMM tarafından velev ki af yasası olarak kabul edilmesin ve oylamada 3/5 (360) aranmasın, sonrasında velev ki birileri AYM’ye taşısın… İşte o durumda dahi AYM’nin önüne gelen yasayı ‘af yasası’ kabul ederek oylamada 3/5 çoğunluk aranmadığı için iptal etmesi ihtimalinin ‘sıfıra yakın’ olduğunu bilmekte yarar var. Hal böyleyken, ‘bu yasa için 360 kişinin oyu gerekir’ iddiası, şu aşamada akademik tartışma konusu olmaktan öte anlam taşımıyor.

İkincisi: Yasayı referanduma, Türkçesi, halkoylamasına sunma önerisi. Bu önerinin ciddi biçimde konuşulduğunu işittiğimde kendimden kuşku duydum. Üniversiteden uzak kaldığım yıllar içinde bildiğim pek çok şeyi unutmuş olma ihtimali canımı sıkıyor. Bunun üzerine bir anayasa hukukçusu meslektaşımı (sağolsun, Mert Duygun) arayınca, içim rahatladı. 1982 Anayasasına göre yalnızca iki durumda halkoylaması yapılabilir. Biri, 175. maddeye göre, anayasa değişikliği esnasında söz konusu olabilecek halkoylaması. Diğeri, 101. maddeye göre, cumhurbaşkanı seçimi esnasında ‘tek aday’ kalırsa yapılacak ‘referandum’ (elbette yanlış bir terminoloji). Bu iki durum dışında bir halkoylaması yok bizim sistemimizde. Bir anayasa değişikliği yapılmadığına göre, bir cumhurbaşkanı seçimi olmadığına göre, gündemdeki yasa için halkoylaması yapılamaz. Bir başka söyleyişle, “Halkoylaması insanın üzerine yakışanı giymesi” değildir. Kamuoyu yoklaması yapılabilir vs. Bunlar ‘bağlayıcı’ değildir. Örneğin, tutuklu İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı gösteren 15 milyonun üzerindeki oy gibi…  Peki, yasaya ‘halkoylamasına sunulmasına’ ilişkin tek satırlık bir düzenleme eklenemez mi? Birileri, “Yasama yetkisi asli ve geneldir, elbette eklenebilir, TBMM’nin yasama yetkisini kim sınırlayabilir!” diyecektir muhtemelen. Kuşkusuz yapılabilir ve kuşkusuz anayasaya aykırı olur. AYM’ye giderse iptal edilir, o esnada atı alan Üsküdar’ı geçmiş olur. Hangi Üsküdar? Oy verdiğim herkes gibi tutuklu olan Sinem Dedetaş’ın başkanı olduğu İstanbul ilçesi Üsküdar. Neyse, şimdi bu konuları açıp da kardeşlik ortamını zehirlemek istemiyorum.

Üçüncüsü: İYİ Parti Grup Başkanvekili ‘hukukçu’ vekil, çerçeve yasaya imza atanların mevcut yasalar uyarınca yargılanmayı göze aldığını iddia etmiş. Herhalde, ciddiyetsizlik yarışında ben neden geride kalayım, diye düşünmüş sağcı siyasetçimiz. Bir yasa metnine imza atan milletvekilleri nasıl yargılanır? Anayasa’nın 83.maddesi yürürlükte değil mi? Yasama sorumsuzluğu? Bir vekili oy verdi diye yargılamak mümkün mü? Laf olsun torba dolsun. Neyse ki ben yaşa gelenler, bu toprakta gayrıresmî ideolojinin ‘palavracılık’ olduğunu anlıyor ve artık hiç şaşırmıyor.

Yukarıdaki önerimi yinelemek isterim: Bir konunun hukuksal yanları olması onun bir hukuk konusu olduğu anlamına gelmez. Gündemdeki yasa önerisinin ‘siyasal’ anlamını, ‘siyasal’ koşulları göz önünde bulundurarak konuşmak ve olası ‘siyasal’ sonuçlarını göz önünde bulundurmak, hukuk işçiliğini hukukçulara bırakıp asıl meleye odaklanmak herhalde daha sağlıklı sonuç verir.

Aslında bu konuda yarım yamalak da olsa bir adım atılabildiği için seviniyorum. Diğer yandan, ne kadar çabalasam da, şu son satırı yazarken dahi, oy verdiğim hemen tüm siyasetçilerin tutuklu olduğu, seçme hakkımın fiilen lağvedildiği bir ülkede yaşadığım gerçeğini zihnimden atamıyor, görmezden gelemiyorum ne yazık ki.

Teşekkür notu: Yazıyı okuyarak katkı yapan meslektaşlarım anayasa hukukçusu Mert Duygun ile ceza hukukçusu Timuçin Köprülü’ye teşekkür ederim.