Patti Smith'in en içten yolculuğu: Bread of Angels

Türkçeye henüz çevrilmeyen ‘Bread of Angels’ (Meleklerin Ekmeği), bir otobiyografiden öte şiirin, müziğin, hafızanın ve kayıpların birbirine karıştığı, insan ruhunun kırılgan yerlerine dokunan bir yaşam anlatısı. Sanatçının bugüne kadar kaleme aldığı en kişisel ve en içten kitabı olarak öne çıkıyor.

Fotoğraf: Per Ole Hagen

Bazı sanatçılar vardır; onları yalnızca dinlemezsiniz. Hayatınızın belli dönemlerine eşlik eder, zamanla kendi hikayenizin tanıklarına dönüşürler. Patti Smith benim için hep onlardan biri oldu.

Yıllarca hazırlayıp sunduğum radyo programlarında onun şarkılarına sık sık yer verdim. Patti Smith’i anlatırken yalnızca müziğinden söz etmezdim. Penceresinin pervazına her sabah kuşlar için yem bırakan o zarif kadından da bahsederdim. Dünyanın en önemli rock ikonlarından biri olmasına rağmen küçük canlılara gösterdiği özen, sanatındaki incelik, aynı kaynaktan besleniyordu. Çünkü Patti Smith’in dünyasında şefkat de bir sanat biçimiydi.

2015’te Primavera Müzik Festivali’nde onu canlı izleme fırsatı buldum. Sahneye çıktığı andan itibaren yaşı anlamsızlaştıran bir enerjiyle binlerce insanı aynı duygunun etrafında topladı. Konserin en coşkulu anlarından birinde gitarının teli koptu. Ama ne durdu ne de ritmini kaybetti. O kopan tel bile sanki şarkının bir parçasıydı. Belki de Patti Smith’in bütün sanatı böyleydi; kusuru gizlemek yerine hayatın ritmine katabilmek.

İşte o an, gerçek sanatın yaşamın beklenmedik kırılmalarını bile estetiğe dönüştürebilme gücünde saklı olduğunu düşündüm.

Bu yüzden, elime ‘Bread of Angels’ kitabı geçtiğinde sıradan bir otobiyografi olmayacağını biliyordum.
Patti Smith’i yalnızca bir müzisyen olarak tanımlamak zaten eksik kalır. Şiirle rock müziğini, fotoğrafla hafızayı, gündelik hayatla maneviyatı aynı potada eritebilen ender sanatçılardan biri. Şarkılarında şiir yazdı, şiirlerinde yaşamı anlattı, kitaplarındaysa hafızanın insanı nasıl ayakta tuttuğunu gösterdi. ‘Bread of Angels’ uzun bir yaratıcı yolculuğun belki de en çıplak hali.

Meleklerin Ekmeği’ anlamına gelen kitap, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesindeki yoksul çocukluğundan New York punk sahnesindeki yükselişine, şöhreti geride bırakıp Michigan’da kurduğu sade aile yaşamına ve ardından gelen büyük kayıplara kadar uzanan bir ömrü anlatıyor. Ama kitabın asıl gücü o olayların ruhunda bıraktığı izleri anlatabilmesinde yatıyor.

Henüz yirmi yaşındayken dünyaya getirdiği kızını evlatlık vermek zorunda kalışını ilk kez böylesine açık yüreklilikle anlatıyor. Yıllar sonra kızıyla yeniden buluşmasını hayatının en büyük armağanlarından biri olarak görüyor. Yetmiş yaşında yaptırdığı DNA testinin ardından kendisini büyüten babasının biyolojik babası olmadığını öğrenmesi ise kitabın en sarsıcı anlarından, anılarından biri. Bu gerçekle yüzleşmek öylesine ağır geliyor ki yazmaya iki yılı aşkın süre ara veriyor Patti Smith.

İnsan geçmişini değiştiremez ama yeniden anlamlandırabilir. Patti Smith’in kitabı da bir yeniden kurma çabası.

Bu içsel yolculuğu anlamanın anahtarlarından biri Patti Smith’in yıllar içinde kurduğu spiritüel dünya. Genç yaşta katı dini kurallardan uzaklaşan Smith, inancını bütünüyle terk etmiyor; onu şiirin, sanatın ve hayal gücünün içinde yeniden kuruyor. Bu yeni dünyanın merkezinde ise Fransız şair Arthur Rimbaud duruyor.

On altı yaşındayken bir otobüs terminalinde rastladığı Rimbaud’un ‘Illuminations’ kitabı, hayatının yönünü değiştiren karşılaşmalardan oluyor. Smith, yıllar sonra bu kitabı adeta kendi kutsal metni gibi gördüğünü anlatıyor. Kilisenin ezber dualarının yerini Rimbaud’un dizeleri alıyor. New York’a neredeyse parasız geldiği günlerde bile Rimbaud’un asi ve yoksul gençlik yaşamı ona güç veriyor. Şiir artık estetik bir ifadenin yan ısıra ayakta kalmanın, direnmenin ve dünyayı başka gözle görebilmenin yolu haline geliyor.

Rimbaud’un ‘gören şair‘ anlayışı da Patti Smith’in sanatını şekillendiriyor. Rimbaud, Patti Smith’in şiir dilini kuran kişiyse, Bob Dylan da o şiirin sesini bulmasını sağlayan sanatçı oluyor.

Henüz on altı, on yedi yaşlarındayken annesinin armağan ettiği ‘Another Side of Bob Dylan’ albümü, Patti Smith’in hayatındaki dönemeçlerden birine dönüşüyor. Dylan’ın şarkılarında duyduğu şey, sözcüklerin de bir gitar kadar güçlü titreşebileceği gerçeği. O ana kadar şiiri kitapların sayfalarında arayan genç Patti, bir şarkının da şiir kadar derin, hatta bazen daha sarsıcı olabileceğini keşfediyor. Belki de New York’a doğru attığı ilk adım, önce bu keşfin içinde atılıyor.

Yıllar sonra Bob Dylan’ın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasına en sevinen isimlerden biri olması tesadüf değil. Çünkü Patti Smith için Dylan, modern zamanların gezgin ozanıydı. ‘Bread of Angels’da Rimbaud’un asi dizeleri de dolaşıyor, Dylan’ın sesi de duyuluyor. Smith, bu iki büyük sanatçıdan aldığı ilhamı kendi hayatının acıları, kayıpları ve umutlarıyla yeniden yoğurarak bütünüyle kendine ait bir dile dönüştürüyor. Kitabı okurken hissedilen o sahicilik de tam buradan doğuyor.

Patti Smith, yazmayı ve şarkı söylemeyi görünmeyeni görünür kılan ruhsal bir aracılık olarak da benimsiyor. Belki de bu yüzden onun eserlerinde gündelik hayatın ayrıntıları bile beklenmedik bir derinlik kazanıyor.

‘Bread of Angels’ boyunca dikkat çeken bir başka unsur ise rüyalar. Patti Smith için rüyalar hafızayla, kayıplarla ve artık bu dünyada olmayan insanlarla kurulan köprüler. Yıllar boyu gördüğü rüyaları titizlikle kaydeden sanatçı, onları adeta gece yapılan ruhsal yolculuklar gibi anlatıyor.

Eşi Fred ‘Sonic‘ Smith’i, kardeşi Todd’u ve yaşamında derin iz bırakan Robert Mapplethorpe’u rüyalarında yeniden gördüğünü, onlarla konuştuğunu ve kimi zaman bu karşılaşmalardan güç aldığını samimiyetle paylaşıyor. En güçlü şiirlerinin de çoğu zaman uykuyla uyanıklık arasında zihnine geldiğini belirtiyor. Yetmiş yaşında biyolojik babasını öğrendikten sonra yaşadığı ilk derin yüzleşmelerden birini de yine bir rüya aracılığıyla anlatması, kitabın spiritüel katmanını belirginleştiriyor.

Büyük olayların peşinden gitmiyor Smith, çoğu insanın fark etmeden geçtiği ayrıntıları görünür kılıyor. Bir tren yolculuğu, Polaroid fotoğraf, masada unutulmuş kahve fincanı, pencereye konan serçe… Onun kaleminde bunların her biri hafızanın taşıyıcısına dönüşüyor. Okur, satırlar arasında kendi belleğinde de dolaşmaya başlıyor.

Kitaba adı da böylece anlam kazanıyor. Smith’e göre insanı ayakta tutan bazen hiç tanımadığınız birinin uzattığı bir bardak su, beklenmedik bir dostluk, doğru anda söylenmiş tek bir cümle ya da umutsuz bir günde gördüğünüz küçük bir iyilik, ruhu besleyen görünmez bir ekmeğe dönüşebilir.

Bugün hızın, tüketimin arttığı ve dikkatin sürekli parçalandığı bu çağda ‘Bread of Angels’, okurunu yavaşlamaya davet ediyor. Acele etmeden bakmaya, dinlemeye, hatırlamaya… Patti Smith’e göre hafıza, insanın geleceğe tutunma biçimi.

Kitabı bitirdiğimde aklıma yeniden iki görüntü geldi. Penceresinin pervazına kuşlar için bırakılan birkaç avuç yem. Ve Primavera sahnesinde kopan gitar teli. Biri gündelik bir hareket, diğeri binlerce kişinin önünde yaşanan küçük bir aksilik. Ama ikisi de Patti Smith’i anlatmaya yetiyor. Çünkü o, bize hayatın kırılganlığına rağmen üretmenin, sevmenin, hatırlamanın ve umut etmenin imkanını gösterdi. Belki de ‘meleklerin ekmeği’ dediği şey tam olarak budur. İnsanı hayatta tutan, çoğu zaman gözle görülmeyen ama ruhu besleyen iyilikler, kelimeler ve anılar…

Tüm zamanların ruhu: Patti Smith