Herkes bizim gibi inansın, inanmıyorsa bile kutsallarımıza saygı göstersin istiyoruz.
Fakat bu, zannedildiği kadar kolay karşılanabilir bir beklenti değil.
Taşrada, küçük ve izole topluluklarda sosyal denetim güçlüdür: herkes birbirini tanır, aykırı görüş sahibi olmanın bedeli ağırdır. Bu da farklılığı yok etmez ama görünmez kılar. İnsanlar sapmalarını değil, uyumlarını sergiler. Aykırı fikirlerin dışlandığı, farklılıkların törpülendiği bu tür topluluklar tam da bu yüzden homojen görünür.
Ama artık insanımızın büyük çoğunluğu taşrada, izole cemaatler içinde değil şehirlerde yaşıyor.
Şehrin dinamikleri farklıdır.
Şehirde her inançtan, ırktan, ideolojiden insan, yabancılarla bir arada yaşar; etkileşime girdiği, hayatı paylaştığı kimseler hakkında gözlemler yapar; bunları şakalara, fıkralara ve hicve dönüştürür.
İnanç sahiplerine kendi cam fanuslarında çok anlamlı ve derin görünen inançlar, ritüeller, hâl ve hareketler, dışarıdan bakan gözlere garip ve komik gelebilir.
Dairenin içindekilerin fark edemediği tutarsızlıklar, “dışarıdan” bakan göze ayan beyan görünür.
Bir inanç sisteminin mensupları için var olan zihinsel sınırlar, o inanca dışarıdan bakanlar için aynı anlamı taşımaz.
İnsanlar, inanmadıkları ya da anlamsız buldukları şeyleri eleştirmekten veya mizah konusu yapmaktan alıkonulamazlar.