Avrupa Komisyonu’nun Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Schengen Bölgesi’ne katılım sürecine ilişkin değerlendirme raporunun açıklanması bekleniyor. Brüksel’de hazırlıklar sürüyor. Güney Kıbrıs’ta süreç büyük ölçüde bir başarı hikâyesi olarak sunuluyor; Avrupa’nın çekirdek entegrasyon mekanizmalarından birine daha dahil olmanın sembolik ve siyasi değeri vurgulanıyor. Ancak adanın kuzeyinde yaşayan yüz binlerce insan açısından cevap bekleyen temel sorular hâlâ ortada duruyor.
Daha doğrusu, sorular var ama cevaplar yok.
Yeşil Hat’ın işleyişi nasıl etkilenecek?
Kuzeyde yaşayan ve her gün güneye geçen insanlar açısından ne değişecek?
Karma aileler, ticaret yapanlar, iki tarafta da faaliyet gösteren işletmeler nasıl etkilenecek?
Kuzeyde faaliyet gösteren üniversiteler, turizm sektörü ve ticaret çevreleri yeni düzenlemelerden nasıl etkilenecek?
Bilmiyoruz.

Çünkü Avrupa Birliği bu dosyayı büyük ölçüde teknik bir uyum süreci olarak ele alıyor. Sınır yönetimi, veri paylaşımı, güvenlik prosedürleri ve vize uygulamaları gibi başlıklar uzmanlar arasında tartışılıyor. Oysa Kıbrıs’ta teknik diye sunulan her konu, er ya da geç siyasi ve toplumsal sonuçlar üretir.
Asıl sorun da burada başlıyor.
Avrupa Birliği yıllardır Kıbrıslı Türklere Avrupa ailesinin parçası olduklarını söylüyor. Çözüm gerçekleştiğinde tüm adanın AB hukukunun tam koruması altına gireceğini vurguluyor. Ancak Kıbrıslı Türklerin günlük yaşamını doğrudan etkileyebilecek önemli bir dönüşüm söz konusu olduğunda aynı Avrupa Birliği’nin sessizliğe gömüldüğünü görüyoruz.
Bu sessizlik yeni değil.
2004 sonrasında Kıbrıslı Türkleri ilgilendiren birçok kritik konu kapalı kapılar ardında şekillendi. Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün akıbeti, Türkçe’nin AB dili olarak kullanılması meselesi, Yeşil Hat Tüzüğü’nün uygulanması ve mali yardım programlarının öncelikleri gibi birçok konuda kararlar alınırken kamuoyuna çoğu zaman yalnızca sonuçlar açıklandı.
Şimdi benzer bir tablo Schengen konusunda yaşanıyor.
Belki Komisyonun raporu kuzey açısından büyük değişiklikler öngörmüyor. Belki bazı kolaylaştırıcı mekanizmalar öneriyor. Belki de tam tersine, Yeşil Hat üzerinde yeni kontrol yöntemleri gündeme gelecek. Sorun hangi senaryonun gerçekleşeceği değildir.
Sorun, bunların hiçbirinin açık biçimde tartışılamıyor olmasıdır.
Daha da düşündürücü olan, bu konuda kamuoyunu aydınlatması beklenen Avrupa Birliği kurumlarının da sessiz kalmasıdır. Schengen’in olası etkilerini tartışan kapsamlı bir kamu forumu yok. İki toplumlu tartışma platformları yok. Avrupa Komisyonu’nun hazırlıklarını kamuoyuna anlattığı geniş katılımlı toplantılar yok. Sivil toplum örgütleri de büyük ölçüde sürecin dışında kalmış durumda.
Üstelik kuzeyde de durum farklı değil. Bu konuda kapsamlı bir kamu tartışması yürütüldüğünü söylemek zor. Cumhurbaşkanlığı’nın, siyasi partilerin, iş dünyasının ve meslek örgütlerinin elinde nasıl analizler olduğu bilinmiyor. Sürece ilişkin temasların yapıldığı biliniyor, ancak bu temasların içeriği kamuoyuyla paylaşılmıyor. Sonuç olarak toplum, hayatını etkileyebilecek bir dönüşümü kulaktan dolma bilgilerle anlamaya çalışıyor.
Sanki toplumların geleceğini etkileyebilecek bir dönüşüm değil de teknik bir ihale yürütülüyor.
Oysa Avrupa Birliği’nin meşruiyeti tam da şeffaflık iddiasından gelir. Avrupa projesinin temelinde vatandaşların kendilerini ilgilendiren kararların nasıl alındığını bilme hakkı vardır. Eğer insanlar sürece dahil edilmezse, alınan kararlar ne kadar rasyonel ve doğru olursa olsun zamanla dayatma olarak algılanmaya başlar.
Kıbrıs’ta bugün ortaya çıkan risk tam da budur.
Kıbrıslı Türklerden yıllardır Avrupa perspektifine güven duymaları isteniyor. Ancak güven tek yönlü kurulmaz. Güven, insanlara yalnızca sonuçları açıklayarak değil, onları sürecin bir parçası haline getirerek inşa edilir.
Schengen belki adanın geleceğini tek başına değiştirecek bir dönüm noktası olmayacak. Ancak bu sürecin nasıl yürütüldüğü, Avrupa Birliği’nin Kıbrıslı Türklere gerçekten nasıl baktığını gösteren önemli bir sınava dönüşmüş durumda.
Çünkü Kıbrıslı Türkler artık yalnızca kararların sonucunu öğrenmek istemiyor.
Kararlar alınırken odada kimin bulunduğunu, hangi seçeneklerin tartışıldığını ve kendi hayatlarını etkileyecek düzenlemelerin nasıl şekillendiğini de bilmek istiyor.
Demokratik meşruiyet tam da burada başlar.