Ben bugün bir fıkra değil de bir masal anlatmayı tercih edeceğim…
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, doğrunun eğriye, eğrinin doğruya karıştığı zamanlarda, kimsenin adını ve yerini tam olarak bilemediği ama herkesin hakkında çok şey duyduğu bir ülke varmış.
Bu ülkede aynalar yüzleri, yüzler aynaları tanımazmış… Dün söylenen sözler ertesi gün sahibini inkâr eder, bugün alkışlamak için kalkan eller yarın yuhalamak için kalkarmış… Dünün kahramanları bugünün sanıkları, bugünün sanıkları yarının kahramanları olurmuş… Değişen şey insanlar mı yoksa hakikat mi kimse bilmez, sorgulamazmış… Bu ülkenin insanları sabah başka bir dünyaya uyanmaya, akşam başka bir dünya bulmaya alışkınmış.
Saraylardan, mahkemelerden, kışlalardan geçen hikâye üniversitelerin avlularına uğrayıvermiş. Birdenbire koridorlar sessizleşmiş. Işıklar azalmış… her taraf biraz daha karanlık hale gelmiş… Birçok akademisyen, üniversite hocası işlerinden uzaklaştırılmış… Odaların kapılarındaki isimlikler sökülmüş… İnsanlar bir anda kendilerini yıllardır yaptıkları işlerden uzaklaştırılmış halde bulmuşlar… ama ülke bu ya yıllarca verdikleri mücadeleden sonra hakları iade edilmiş, pardon demişler: ifade özgürlüğü engellenmiş… bazıları geri dönebilmiş sonuçta… bazıları “henüz” dönememiş.
Ülkenin siyaset meydanları da değişmiş zamanla… Seçim meydanlarında başlayan mücadele sarayın kapılarında, mahkeme koridorlarında ve eski defterlerin arasında sürmeye başlamış. Böylece masal ülkesinde insanlar, geçmişin de gerektiğinde yeniden yazılabileceğini öğrenmiş. Nedendir bilinmez, herkes diplomasını, tapusunu, ehliyetini filan sık sık yoklar hale gelmiş…
Sonra ilginç bir şekilde herkesin gözü önünde olan şeyler aslında hiç olmamış ilan edilmiş.