Cilt bakımında doğru ürün seçimi sağlık açısından da önemli. Yüzlerce farklı markanın, binlerce ürünü arasında seçim yapmak kolay değil. Uzmanlara göre, cilde uygulanan ürünlerin içereğini bilerek, ihtiyaca uygun seçim yapmak hem olası sağlık risklerini azaltıyor hem de ürünlerden beklenen faydayı artırıyor.

İnsan vücudunun en büyük organı olan cilt, yaklaşık bir buçuk, iki metrekarelik bir yüzey alanına sahip. Bu kadar geniş yüzeye sürülen ürünler emilerek sisteme karışabiliyor.
Peki bu kadar çok seçenek arasında sağlıklı, güvenli ve ihtiyaca uygun ürünü nasıl seçebiliriz?
Dermatoloji uzmanı Dr. Sadiye Kuş Diken’in sorularını yanıtladı. Markaların ‘şaşaalı’ iddiaları arasında kaybolmamak ve doğru seçimler yapabilmek için önerilerde bulundu.

Cilt üzerinden alınan (ya da uygulanan) ürünlerin içeriğini bilmek neden önemli?
Cildimize sürdüğümüz pek çok içerik sadece yüzeyde kalmıyor. Deri katmanlarını aşarak emiliyor ve kan dolaşımına karışıyor. Araştırmalar, parabenlerin ve diğer sentetik kimyasalların insan vücut dokularında ve idrarında bozulmamış halde kalabildiğini gösteriyor. Deodoranttan şampuana her gün kullandığımız kozmetiklerdeki kimyasalların vücudumuza geçtiğiyle ilgili kanıt niteliğinde yayınlar var. Örneğin daha sık parfüm kullananların idrarında ftalat, daha sık makyaj yapanlarınkindeyse paraben daha yüksek oranda saptanıyor.
Sağlığımıza nasıl etki edebiliyorlar?
Kozmetik ürünlerde yer alan bazı kimyasal içeriklerin hormon bozucu (endokrin bozucu), irritan ve hatta kanserojen etkileri olabilir. Fitalatlar, parabenler, ağır metaller ve uçucu organik bileşikler (VOC) gibi maddeler; üreme sağlığından solunum yollarına, alerjilerden kanser riskine kadar geniş bir yelpazede kronik sorunları tetikleyebilir.
Gün içinde çok sayıda ürün kullanılıyor. Her bir ürünle birlikte onlarca farklı kimyasala maruz kalıyoruz ve bu maddelerin vücuttaki birleşik etkileri, yani ‘kokteyl etkisi’ hala tam olarak öngörülemiyor.
Etiket okuryazarlığı geliştirilebilir
Ürünlerin üzerindeki etiketlerde, çok sayıda maddeden oluşan içerik yer alıyor. Bunları okumak, bilmek, anlamak şart mı?
İçerik okuryazarlığıyla güçlendiğimizde belli zararlı kimyasalları hayatımızdan uzak tutabiliriz. Birçok madde vücut tarafından emildiğine göre, cilde yapılan yatırım aslında sağlığa yapılmış oluyor.
‘Doğal’ ya da ‘vegan’ etiketi ürünün güvenli olduğu anlamına gelir mi?
Doğal içerik görmek tek başına yeterli değil. Bir ürün doğal yağlar içerirken aynı anda problemli kimyasallar da barındırabilir. ‘Doğal’ ya da ‘vegan’ etiketi güvenli olduğu anlamına gelmez. Örneğin vegan bir ürün çevreye zarar veren silikonlar içerebilir ya da koruyucu olarak paraben barındırabilir. Bu yüzden içerik listesini gerçekten okumak gerekiyor.
İçlerindeki koruyucu maddeler ne derece gerekli ve sağlıklı?
Özellikle su bazlı kozmetik ürünlerde koruyucu kullanmak bir zorunluluk. Aksi takdirde ürünün içinde mikroorganizmalar ürer ve bu sağlığımız için daha büyük bir tehdit. Ancak mesele koruyucunun olması değil, hangisinin seçildiği. Dünyada en yaygın kullanılan koruyucular; parabenler ve phenoxyethanol.
En çok bilinen konuşulan parabenler.
Paraben konusunu açmak isterim. Yaygın olarak kullanılan tüm parabenler farklı derecelerde östrojenik aktivite gösteren hormon bozucu. Bu maddeler vücutta östrojen hormonunu taklit ederek bir nevi ‘sahte anahtar’ gibi hormon reseptörlerine bağlanabilirler.
Hormon bozuculara dikkat
Bunu nasıl yapıyor?
Parabenlerin hormon bozucu etkisi, kimyasal yapılarındaki alkil zincirinin uzunluğuyla doğrudan ilişkili. Zincir ne kadar uzarsa, maddenin östrojenik aktivite gücü o kadar artar. Uzun zincirliler (butilparaben, propilparaben, izobutilparaben ve izopropilparaben) en yüksek östrojenik aktiviteye sahip. Kısa zincirlilerin (metilparaben ve etilparabenin) östrojenik etkisi uzun zincirlilere göre daha zayıf kabul edilir.
Parabenlerin ‘zayıf’ olması zararsız olduğu anlamına mı geliyor?
Buradaki en büyük yanılgı, kısa zincirli parabenlerin (metil ve etil) zayıf oldukları için tamamen masum sayılması. Araştırmalar, bu parabenlerin bile yeterli konsantrasyona ulaştıklarında hücrelerde tam östrojenik yanıt oluşturabildiğini gösteriyor. Üstelik bu maddelerin tekrarlayan uygulamalarla ciltte birikebildiği kanıtlanmış.
Avrupa Birliği ve FDA bazı paraben türlerine belirli düşük dozlarda izin veriyor. Ancak gün boyu şampuandan kreme, makyajdan diş macununa kadar onlarca ürün kullanıyoruz ve bu durum ‘kümülatif (birikimli) maruziyet’ riskini doğuruyor.
Parabenlerin meme kanseri dokularında bozulmamış halde tespit edilmesi bilimsel bir şüphe uyandırıyor. Bu riskleri almamıza gerek yok. Modern kozmetikte doğal ve güvenli koruyucu alternatifleri mevcut.
Çok sayıda ürün kokteyl etkisi yapıyor
Çocuk yaşta bile çok fazla ürün kullanılıyor. Bunlar cilt bariyerini bozmaz mı?
Yapılan araştırmalar, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ortalama bir kadının günde 12 farklı kozmetik ürün kullandığını gösteriyor. Hatta bazı kadınların günlük ürün kullanımı 30’a kadar çıkabiliyor. Bu, her bir ürünle birlikte onlarca farklı kimyasalın vücudumuza girmesi ve az önce anlattığım ‘kokteyl etkisi’ yaratması anlamına geliyor.
Bu noktada en çok endişe duyduğumuz grup, ergenlik çağındaki genç kızlar. Çünkü bu yaş grubunda günlük ürün kullanımı ortalaması yetişkin kadınlardan daha yüksek. Ergenlik, vücudun üreme ve hormonal gelişiminin en kritik olduğu dönem. Kozmetiklerdeki endokrin (hormon) bozuculara maruz kalmak bu yaşlarda çok daha büyük riskler taşıyor. Özellikle genç yaşlarda popüler olan ‘10 adımlı’ agresif bakım rutinleri bu anlamda endişe verici.
Toksik yük hafifletilebilir mi?
Bilinçli seçimlerle mümkün. Bilim dünyasında bu konudaki en çarpıcı kanıtlardan biri HERMOSA adlı çalışma. Yaşları 14-18 arasında değişen genç kızlar sadece üç gün boyunca her zamanki ürünlerini bırakıp, etiketinde paraben ve fitalat gibi kimyasalların bulunmadığı temiz içerikli ürünler kullandılar. Sadece bu değişiklikle, idrarlarındaki kimyasal seviyeleri belirgin şekilde düştü.
Elbetteki bazı regülasyonlar var. Bunların ve denetimlerin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?
Tıbbi açıdan baktığımızda, paraben örneğinden ilerlersek, tamamı ‘potansiyel hormon bozucu’ kategorisinde. Kısa zincirli olanlar daha az riskli görülse de gün içinde kullandığımız şampuandan kreme, diş macunundan makyaj ürününe kadar her şeyde paraben olması, ‘kümülatif (birikimli) maruziyet’ riskini doğurur. Regülasyonlar maksimum güvenli dozları belirlemiş, bu aşılmasın diyor. Ama özellikle her gün çok sayıda ürün kullanan modern bir tüketici için bu ‘küçük dozlar’ birleşerek büyük bir yük haline gelebilir. Evet, kozmetik ürünlerde kullanılabilecek kimyasallar için güvenli olarak belirlenmiş üst sınırlar var. Bunlar aşılamaz.
Ancak özellikle genç kızlar ve kadınlar onlarca kimyasala maruz kalıyor. Birçok ürün kullanarak makyaj yapılması ve ayrıca parfüm sıkılması durumunda ürün sayısı çok artıyor.
Tek bir ürün için güvenli sınırlar içinde kalınsa bile çok sayıda ürüne, her gün maruz kalmanın etkileri göz ardı ediliyor. İşte tam da bu yüzden Avrupa Birliği ve FDA bazı paraben türlerine belirli düşük dozlarda izin verse de, ‘şüpheli olanı dışarıda bırak’ ilkesi en güvenli yol.
Regülasyonlar kapsamlı olmayabiliyor. Özellikle gebelik ve emzirme gibi hassas dönemlerde ‘ihtiyatlılık ilkesi’ni benimseyerek, tüm paraben türevlerini içeren ürünlerden uzak durulmasını tavsiye ediyorum.
Bu maddeler varsa uzak durun
Ürün içeriklerinde hangi maddeler varsa kaçınmalı, hangileriyse tercih edilmeli?
Ürünlerin içinde bulunmasını tercih etmediğim ve asla tavsiye etmediğim sekiz temel grup sayabilirim:
*PEG ve polisorbatlar: Kıvam artırıcı ve karıştırıcı olarak kullanılırlar. Ancak üretim süreçlerinde kanserojen kabul edilen etilen oksit kullanılır ve yan ürün olarak 1,4-dioksan (muhtemel kanserojen) açığa çıkabilir.
*Sentetik parfümler ve ftalatlar: Etikette sadece ‘fragrance’ (parfüm) yazması, arkasında hangi kimyasalların gizlendiğini bilmediğimiz bir ‘kara kutu’ gibi. Bu parfümlerin içinde genellikle ftalatlar bulunur; bunlar güçlü hormon bozucular ve ayrıca astım ile alerjiyi tetikleyebilirler.
*Parabenler: Ucuz koruyucular ancak vücutta östrojen hormonunu taklit ederek hormon dengesini bozabilirler.
*SLS ve SLES (Sülfatlar): Köpürmeyi sağlayan bu maddeler, cildin bariyerini zedeleyerek tahrişe neden olur. Ayrıca SLES, üretim şekli nedeniyle kanserojen yan ürün riski taşır.
*Silikonlar: Cilde anlık bir pürüzsüzlük hissi verirler ancak doğada çözünmezler. Cilde doğrudan zarar vermeseler de, çevresel bir kirlilik yaratabilirler.
*Etanolamin türevleri (DEA, MEA, TEA): Genellikle pH dengeleyici veya kıvam verici olarak kullanılan bu maddelerden, nitrozamin adı verilen ve kanserojen olarak sınıflandırılan zararlı bileşikler açığa çıkabilir.
*BHA ve BHT: Yağ bazlı içeriklerin raf ömrünü uzatmak için kullanılan bu koruyucular, potansiyel karsinojen ve hormon bozucu etkileri nedeniyle tartışmalı. Bunların yerine E vitamini gibi doğal antioksidanlar çok daha güvenli.
*Formaldehit salıcılar: Doğrudan formaldehit içermese de, zamanla ortama yavaş yavaş formaldehit (bilinen bir kanserojen) salan maddeler (DMDM hydantoin, imidazolidinyl urea gibi).
Ayrıca, yasal olarak yüzde 1’e kadar izin verilse etkileri ‘gri alan’daki fenoksietanol içeriğini de riskli buluyorum.
Yeşil yıkama tuzağına düşmeyin
‘Doğal’ denilerek pazarlanan ürünlerin gerçekten doğal olması ne derece mümkün mü?
‘Doğal’ kelimesi kozmetik dünyasında en çok suistimal edilen kavramlardan biri. Ürünün ön yüzündeki pazarlama vaatlerine bakarak onun gerçekten doğal veya temiz olduğunu söylemek mümkün değil.
O halde gerçek doğalı nasıl ayırt edebiliriz?
Bazı kriterleri göz önünde bulundurabilirsiniz. Yeşil yıkama (greenwashing) tuzağına düşmeyin. Üründe birkaç damla bitkisel yağ bulunması onu otomatik olarak temiz veya doğal yapmaz. Ürün etiketi incelendiğinde, bu bitkisel yağların yanında cilde veya doğaya zarar veren silikonlar, petrol türevleri veya kanserojen risk taşıyan etoksillenmiş bileşikler içerebilir.
İçeriğin doğal kaynaklı olması kadar, nasıl işlendiği de kritik. Örneğin emülgatör olarak kullanılan PEG’ler veya etikette sonu ‘-eth‘ ile biten içerikler üretim süreçlerinde kanserojen kabul edilen etilen oksit kullanılarak üretilir. Yan ürün olarak 1,4-dioksan (muhtemel kanserojen) açığa çıkabilir. Bu nedenle, ‘organik yağlarla zenginleştirilmiş’ bir ürünün üretim süreci bilimsel bir süzgeçten geçirilmemişse, o ürün temiz sayılmaz.
Tüketiciler arasında ‘temiz kozmetikte koruyucu olmaz’ algısı yaygın…
Bu doğru değil. Su bazlı tüm ürünlerde, mikroorganizmaların üremesini engellemek için koruyucu kullanmak bir zorunluluk. Aksi takdirde ürün sağlığımız için büyük bir tehdit oluşturur. Önemli olan koruyucunun olması değil, hangisinin seçildiği. Paraben veya fenoksietanol gibi şüpheli maddeler yerine, doğal kozmetiklerde kullanıma uygun doğal koruyucular tercih edilmeli.
Ürünün sadece doğal olması, onun etkili olduğu anlamına gelir mi?
Gelmez. Güçlü bir etki için doğal hammaddelerin (bitkisel özler, vitaminler, yağlar) bilimsel kanıtlara dayalı olarak doğru oranlarda ve doğru kombinasyonlarla formüle edilmesi gerekir. Ayrıca ciltte bariyer hasarı, hassasiyet, leke gibi ihtiyaçlar için üretilmiş yüksek performanslı içerikler lazım. Sadece doğal yağlarla bu etkiler elde edilemez.
Markalar hep iddialı. Doğal iddiası olan ürünleri seçerken daha objektif hangi kurumlara bakılabilir?
PETA (Cruelty-free) veya The Vegan Society gibi bağımsız otoritelerin logolarına bakılmalı. Bu sertifikalar, ürünün denetlendiğinin ve üretim aşamasında çevreye veya canlılara zarar verilmediğinin belgesi.
Beş adımlık yol haritası
Kozmetikçilerde, marketlerde, eczanelerde onlarca firmanın, yüzlerce ürünü sıralanıyor. Hepsi iddialı. Doğru ürünü bulmak için nasıl bir yol haritası önerirsiniz?
Beş adımlık bir yol haritası önereyim. İlk adım, cildinizi tanımak. Pusulanız cilt tipiniz olsun. Yıkadıktan sonra geriliyorsa kuru, öğlene doğru parlıyorsa yağlı, hem nemsiz hem de parlıyorsa karma bir cildiniz olabilir. Endişenizi netleştirin. Temel ihtiyacınız leke mi, gözenek mi, yoksa sadece nem mi? Her soruna aynı anda saldırmak yerine en büyük endişenize odaklanın. Cildiniz mevsimle, stresle veya yaşla değişebilir. Rutininizi buna göre güncelleyin.
İkinci adım sadeleşmek. Sosyal medyada pompalanan ‘10 adımlı rutinler’ cildin o muazzam ‘akıllı kalesi’ne (bariyerine) zarar verebilir. Ben bunun yerine bir ‘cilt bakım kapsül gardırobu’ öneriyorum. Olmazsa olmaz üçlü; nazik bir temizleyici, bariyeri destekleyen bir nemlendirici ve cildin en büyük koruyucusu olan güneş kremi.
Bunların yanısıra hedefe yönelik eklemeler için de ihtiyacınıza göre bir-iki aktif serum (C vitamini, Retinol vb.) eklemek yeterli.
Üçüncü adım içerik okuryazarı olmak. Yani etiketin arkasına bakın. Ürünün ön yüzündeki ‘mucizevi’ vaatlere değil, arka yüzdeki INCI (Latince içerik) listesine odaklanın.
İçerikler en yüksek miktardan en az miktara doğru sıralanır. İlk sıralarda ne olduğunu mutlaka kontrol edin. Ama bu şu anlama da gelmiyor. Sonlara konulan içerikler yetersiz gibi algılanmamalı. Her içeriğin bir görevi var formülde ve her birinin maksimum kullanımına izin verilen bir değer var.
Dördüncü adım ‘yasaklılar’ filtresini kullanmak. Kendinize bir güvenlik sınırı çizin ve parabenler, PEG’ler, SLS/SLES, sentetik parfümler, silikonlar, etanolaminler, BHA/BHT ve formaldehit salıcılardan uzak durun.
Son adım, istikrarlı ve sabırlı olmak. Cilt bakımı bir ‘sprint’ değil, ‘maraton’. Bir ürünün etkisini görmek için en az iki ay düzenli kullanmalısınız.
Ehliyet sorgulayın ve her ürün tavsiyesini ciddiye almayın.