Kemal Yıldızhan
Zehra Çelenk’i daha çok köşe yazılarından tanıdım. Belki de karşılaştığım ilk yazısından itibaren ele aldığı meselelerin insanı içine davet eden cüretinin yanında kelimelerle kurduğu evrenin güzelliği, beni yazılarına rastlamanın ötesinde, onların izini daha fazla sürmeye yöneltti.
Hayatın ve filmlerin dert ettiklerini hakikate değen yerlerinden yakalıyor, tartışıyor; size yekpare, tahkim edilmiş, ışık sızdırmaz duvarlarda çatlaklar açıyor. Açtığı çatlaklardan sızan ışığa bakmak doğrusu göz kamaştırıyor.

Yazarın yeni romanı Gece Unutkandır, karanlığa ışık düşüren bir roman. Eril dünyanın kodlarını birer birer görünür kılma çabasına girişen, bunu politik dilin olası yavan anlatımından uzak, edebiyatın zihin açıcı, yeni cümleler kurmamıza izin veren o geniş imkânlarıyla başaran bir anlatı. Okudukça sözün büyülü dünyasında yol alıyor, hikâyenin açtığı düşünsel koridorlarda dolaşıyoruz.
Gece Unutkandır polisiyenin suç, suçlu, merak, gerilim gibi imkânlardan beslense de karakterleri, köksüz, derinliksiz, toprağına basmayan iyi ya da kötüden müteşekkil boşlukta salınan karakterler değildir. Meselesi de bir suçlu yaratıp hikâyesini kovalamak, bulduğunda da failini çırılçıplak ortada bırakıp okuyucusunu yatıştıracak bir iyimserliğe yaslanmak değildir. Hatta kurgusunu lineer kurup farklı duygu ve fikirler arasında geçişleri mümkün kılacak gelgitlere kapalı bir anlatıma da yönelmez.
Aksine, parçalı kurgusu ile öncesi, sonrası ve şimdi arasında geçirgenlikler inşa ederek zihni geniş bir düşünme alanına davet eder. Bunu yaparken karakterleri de öylesine sahici durur ki insanın aklına ister istemez yazara, “Bu karakteri oluştururken kendinizden, ailenizden ya da yanı başınızda yaşayan insanlardan ne kadar esinlendiniz?” diye sormak gelir. Bunun nedeni yalnızca karakterlerin canlılığı değildir. Çelenk, onların hikâyeleri aracılığıyla bir toplumu sınıfları, katmanları ve görünmez hücreleriyle adeta jeolojik bir harita gibi gözler önüne serer. Karakterler yalnızca bireysel hikâyelerin taşıyıcısı olmaktan çıkar; aynı zamanda bir tarihin, bir şehrin, bir hafızanın ve toplumsal ilişkiler ağının da izlerini taşırlar.
Roman yalnızca bir suçun ya da suçlunun peşine düşmez; iktidarın gündelik hayatta nasıl üretildiğini, şiddetin hangi görünmez kanallardan beslendiğini ve insanların bu düzen içinde nasıl yaralandığını da sorgular. Bu nedenle okur, kitabın sonunda bir bilmecenin çözülmesinden çok daha fazlasıyla karşı karşıya kalır. Kendisini, yaşadığı topluma ve o toplum içindeki yerine yeniden bakmaya çağıran bir metnin içinde bulur.
Üstelik bunu yalnızca anlattıklarıyla değil, kurduğu atmosfer ve anlatım diliyle de başarır. Romanın bu açıdan iki güçlü yanına dikkat çekmem gerekirse, bunlardan ilki, metnin her sayfasına sinen atmosfer duygusu. Geceyi, sokakları, evleri, insanları ve onların taşıdığı hafızayı yalnızca görmüyor, adeta kokusunu da alıyoruz. İkincisi ise kolayına kaçmadan bizi içine çektiği sinematografik bakış. Çelenk sahnelerini yalnızca anlatmıyor, onları gözümüzün önünde kuruyor. Romanın edebi tadından ödün vermeden plan plan tasavvur edilebilir görüntüler yaratabilmesi, üstelik bunu mekânın ve atmosferin duyumsanan kokusuyla desteklemesi, bu sinematografik etkiyi daha da güçlendiriyor.
Bu nedenle Gece Unutkandır yalnızca okunan bir roman olarak kalmıyor; görüntüleri, sesleri ve kokularıyla okuma deneyiminin ötesine geçerek hafızaya yerleşiyor. Çatlaklardan sızan ışık gibi, karanlıkta kalan yerleri görünür kılmaya devam ediyor.