Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Turan Horzum’un ‘İçimdeki Kilitleri Tek Tek’ adlı Gaye Keskin öykü kitabı eleştirisi (Can Yayınları).
- Türkan Cim Işık’ın ‘Saf Canavar’ adlı Sema Kaygusuz romanı eleştirisi (Metis Yayınları).
- Ahmet Günbaş’ın ‘Böğürtlen Öpücüğü’ adlı Ünal Ersözlü şiir kitabı eleştirisi (Yakın Yayınları).

Gaye Keskin, İçimdeki Kilitleri Tek Tek’te acıları, travmaları veya varoluşsal meseleleri doğrudan açıklamak yerine sezdiriyor. Okuru yorum yapmaya çağırıyor. Böylelikle anlatılmak istenen şey sözcüklerin ötesinde söylenmeyende gizli duruyor.
Örneğin, “Madam Violetin Sandığı” öyküsünde köksüzlük, aidiyet, geçmiş hiç geçmez ama öyküyü okudukça sandık metaforu ile oralara sürükleniriz. “Sen, Ben ve Eleni” öyküsünde annesinin ölümünden ya da büyük acı çektiği babasından söz etmek yerine babayı karşılayacağı zaman yapacaklarını anlatır.
“Bir Film Vardı Hatırlıyor Musun” öyküsünde de aynı durum vardır. İki sevgili kendi iç sorunlarından çok bir filmi tartışırlar. Film yoluyla ilişkilerini sorgularlar.
…
Gaye Keskin’in İçimdeki Kilitleri Tek Tek kitabında 11 öykü mevcut. Bu öykülerin hemen hepsinde halledilmemiş bir geçmiş var.
Keskin, halledilmemiş geçmişi anlatırken bizi kör kuyulara atmıyor. Sandıkta iyi şeylerin olabileceğini söylüyor. Yabancılaşmayı anlatırken sonunda kişinin kendisiyle yüzleşmesini veriyor.
Baba-kız ilişkilerini anlatırken de kırıklar, çıkıklar var ama diğer meselelerin varlığını da hissettiriyor. Dolayısıyla hâlihazır sadece bir süreçken aslonanın tamamlanmamış bir gelecek olduğunu vurguluyor.
Turan Horzum’un Edebiyat Haber’deki yazısı

Kaygusuz distopik bir gelecekten ses veriyor. Kitaptaki bir cümlesinden anladığım üzere birkaç yüzyıl sonrasından… Bu evreni sarp Dersim coğrafyasının en bilindik topografik yükseltisi olan Munzur Dağı’na yerleştiriyor.
Munzur, yazarın beslendiği damarlardan olan Anadolu efsanelerine, söylencelere, antik inançlara, kemikten diriltip söyleyenlere; suyun, kurdun, kuşun, yılanın, keçinin kardeşi olduğuna inanan kadim insana ve onun belki de son saf örneklerine, diğer varlıklara ev sahipliği yapmanın ötesinde bir acılar coğrafyası. Bu anlamıyla da kitapta kurulan distopik evreni tarif etmeye uygun:
”Çölleşmiş, her yüzyılda bir bombalanmış, köyleri boşaltılmış, suyu gasp edilmiş, ormanları yakılmış, mağaraları gazlanmış, toplu kıyımlarla insanları öldürülmüş canlılığın tümüyle kazındığı toprak parçasında yaşamın kaynağını tartışıyorlardı. (s. 32)”
Bu cümleler, ad verip dünya dediğimiz kabuğu neresinden sıyırsak gözyaşı akıtmaz mı? Hele de Ortadoğu adı verilen coğrafyada…
İşte bu distopik evrende, bütün hayatın kurallarla idare edildiği, bugünden bakınca erk dediğimizin yaşam üssü olan şehirden uzak çeperlerde yaşayan bekçiler vardır. Elleriyle çalışırlar. İşleri ise yok olan türlere ait kalıntılar aramaktır.
…
Anlatıcımız Kara Balık, başat karakterlerimiz Leopar Bekçisi, Semender Bekçisi gibi. Bulunan genetik kalıntılarla yok olan türlere yeniden hayat verip, gözetim altındaki yapay parklarda yaşamalarına izin veriliyor.
Bekçiler, elli fiille sınırlandırılmış ve somut varlık isimlerinden oluşan, iletişim hariç işe yaramaz bir dil kullanıyorlar. Yorumlamak, duygu aktarmak, hayal etmek, anlam aramak suç kabul ediliyor. Kitap okumak da öyle. Öksüz ve yetim insanlardan oluşan bekçilerin aile vb. kavramlarla ilişkileri yok.
Ancak bir hakları var: İsterlerse buldukları genetik parçadan kendilerinin de genetik kodları alınarak yapay ortamda üretilmiş bir kimerik kardeşleri olabiliyor. Bekçilerle beraber yaşamak için yapmaları gereken tek şey kurallara harfiyen uymak. En küçük hatalarında ise imha ediliyorlar.
Türkan Cim Işık’ın K24’teki yazısı

Ersözlü’nün aşk anlayışında sınırlı zaman kavramı yoktur. Öncesiz ve sonrasızdır. Düşle gerçek iç içedir. Bir yandan mitolojiye kadar uzanır, bir yandan yaşadığımız dünyanın tarihselliğinin her noktasında ansızın karşımıza çıkar.
Adını Tanrılar tanrısı Zeus’un eşinden alan Hera adlı bir kahramanla içli dışlı söyleşiriz şiirler boyunca. Güzellik açısından Afrodit’in ötesinde konumlanan Hera, “en güçlü, en cesur, ‘tanrıların kraliçesi’ kadın” şeklinde karakterize edilir. Keşfedilmesi gereken yanı ise anlamsal derinliğidir. Şu üçlük Hera katında içsel bir serüvene çeker herkesi:
“Kendimde, senden çok gizemli mana
İçimdeki sonda, sonsuzluk hissi Hera
Deruni sevdada koşarak geldim sana” (s:25)
…
Aşk, doğallık ve içtenlikle dolu bir arınma merkezidir kayışız şartsız. Her bir erdem aşk sayesinde parıldar, işlerlik kazanır. Mitolojiye konu olan iyi-kötü savaşı aşk bakışıyla dallanır budaklanır. Ölümsüzleri ve ölümlüleri birbirine düşüren nice trajik durumlarda hep aşka dair çıkarsamalar vardır. Onca yenilgiye ve yanılgıya karşın sonuç ne olursa olsun aşktan vazgeçilmez.
Arınma seansı kutsal bir ritüel gibi sürer. Hatta aşk, başkaldırının yanı sıra tanrısal olanı da besler, inandırıcılığını artırır:
“Ey çiçeklerin kuşların, ey çocukların Tanrı’sı
En beyaz olan hep ne varsa, çekilirken nuruna
İyiliği anlamak için kötülük kimden geliyorsa
Arınalım sevgilim, çok derine, aşkın en dibine” (s:62)
…
İnsan olmak ya da insanileşmeye kaldığımız yerden devam etmek!.. Sanırım temel sorun budur. Aşkla mayalanmamış hiçbir ilişki kendini açıklayamaz kolay kolay. Aşk sürekli arayışa sürekler, başkalaştırır, dönüştürür, “aşklaşarak” yüceltir kişiyi:
“Aşkın hırsızı özlemin arsızı olduk Hera
Sadece düşte zihinden ibaretiz hepimiz
Aşkı sever, aşklaşır, belki insan oluruz” (s:123)
…
Ersözlü’nün, üslubu kadar birikiminin de öne çıktığı Böğürtlen Öpücüğü’nün şiiri hayli düzeyli göründü bana bu açıdan! Aşkla yazıldığı içindir yüzde yüz!..
Ahmet Günbaş’ın Edebiyat Burada‘daki yazısı