Üç ülke, 16 şehir, 48 takım, 104 maç… Dünya Kupası’nın son sürümüne buyurun.
Çok beğendiğim sinema yönetmeni Theo Angelopoulos bir zamanlar şöyle demişti:
Eskiden bir film izlerdik, günlerce üzerine konuşur, tartışırdık. Şimdi unutmak için izliyoruz; birini bitirip hemen ötekine geçiyoruz.”
Ha film, ha maç… Bizim saatle bazen bir güne beş maçın düştüğü bu hormonlu ve obez Dünya Kupası’ndan ne kalacağını gerçekten merak ediyorum.
Katar’daki son Kupa’dan ne hatırlıyoruz ki… Bende kalan, kupa töreninde Messi’nin üzerine konan o yerel giysi. Kupayla “selfie” çekme derdindeki o münasebetsiz. Finalin hem maç içi hem maç sonu penaltıları… Bir de topun ağzında Katar’a gelen Scaloni’nin güzel top oynattığı Arjantin. “Tangocular nasıl oynadı, hangi maçta?” derseniz bakmam lazım. Baktıktan sonra unuturum zaten büyük olasılıkla.
Hal böyle olunca, futbolun en üst kuruluşu FIFA kâr amacı gütmeyen düzenleyici bir kurum olmaktan çıktı. Kâr ve güçten başka bir şey düşünmeyen aç gözlü bir şirkete dönüştü. Üstelik hiçbir iş üretmeden, kulüp futbolcuları üzerinden semiriyor. “Ne kadar çok maç, o kadar güç ve para.”
Bir de üstelik paranın esas yoğunlaştığı Avrupa’nın patronu UEFA’yla olan rekabet var. O zaman her boşluğa koy bir uluslararası turnuva… Sonra da stada gelmek isteyenlere “gelir yönetimi”ni uygula…