Piyasa mantığı uzun süre hayatın neredeyse bütün alanlarına doğru genişledi ve sonunda kendi sınırına dayandı. Şimdi toplumlar, devletler ve bireyler o sınırı yeniden çiziyor. Tartışma artık yalnızca ekonominin ne kadar büyüyeceği değil; büyümenin insan hayatından ne götürdüğü ve hangi noktadan sonra ilerleme değil yıpranma ürettiği tartışmasıdır.
Unutulmaması gereken en önemli konu, toplumun kendi kendine geliştirdiği tepkilerin siyasetin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığıdır. Tam tersine, tüm bunlar siyasete yön gösterir. Çünkü hayatı bu kadar kuşatan bir düzen, yalnızca bireysel tercihlerle geri püskürtülemez. Kişi tüketimini azaltabilir ama kira piyasasını tek başına düzeltemez. Çocuğunu ekrandan uzak tutmaya çalışabilir ama algoritmaların çocuk psikolojisini hedeflemesini tek başına engelleyemez.
Daha insani şartlarda çalışmak isteyebilir ama çalışma saatlerini, ücret düzeyini, sendikal hakları ve iş güvencesini tek başına belirleyemez. Sağlıklı beslenmek isteyebilir ama tarım politikasını, gıda denetimini, okul yemeğini, gelir dağılımını ve şehir planını tek başına kuramaz.
Bu yüzden çıkışın ilk şartı, siyasetin, serbest piyasayı, neoliberal anlayışı ve bunların yarattığı sonuçları bir doğa kanunu gibi görmekten vazgeçmesidir. Kiraların yüksekliği kader değildir. Düşük ücretler kader değildir. Gençlerin ev kuramaması kader değildir. Kadınların bakım yükü altında ezilmesi kader değildir. Çocukların algoritmalara teslim edilmesi kader değildir. Sağlığın ve eğitimin paraya, kültürün, dinlenmenin, eğlenmenin tüketime bağlanması kader değildir.
Bunların tamamı siyasal tercihlerle kurulmuş düzeneklerdir; başka siyasal tercihlerle değiştirilebilir.