Kültür ve sanat nereye?
K

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

TÜİK, 2025 Sinema ve Gösteri Sanatları İstatistikleri 2025 verisini yayımladı, bunun üzerine de yorumlar başladı.

Herkes kendi okuduğu biçimde bakarak verileri yorumluyor. Bu konuda yayınlanan başka bir veri de olmadığına göre, kültür ve sanat hayatımıza TÜİK’in açtığı bu pencereden bakacağız.

Soru aslında derin. İnsanlar Kültür ve Sanat Tüketiyor mu?’nun ötesinde Hangi kültürel mekan, hangi ekonomik koşullarla, hangi yaş grubunda, hangi şehirde kültür ve sanata ulaşılıyor?

Fotoğraf: Julien Andrieux / Unsplash

Rakamlara boğmadan, sonuçları kısaca okuyalım.

Sinema seyircisi %15 azalmış. Yerli filmde %18,3 yabancı filmde ise %10,7 düşüş var. Aslında hiç  fena sayılmaz! Bütün sezon boyunca dolu bir seansa hiç denk gelmedim. Hafta içi, hafta sonu, matine suare; hep 15 kişiyle film seyrettim.

86.092.168 kişi Türkiye nüfusu… Kişi başına yılda yaklaşık 0, 32 sinema bileti demek. Yaklaşım her 3 kişiye yılda bir kez sinema ziyareti demek.

Bu oran çok kritik. Çünkü sinema, 20. yüzyıl boyunca Türkiye’de en geniş halk eğlencesi biçimlerinden biriydi. Bugün ise sinema, geniş kitle eğlencesi olmaktan çıkıp daha seçici, daha pahalı, daha mekâna bağımlı ve daha orta sınıf bir tüketime dönüşüyor.

Sinema salonu başına düşen yıllık seyirci yaklaşık 12.798 kişi. Bu, salon başına günlük ortalama 35 seyirci civarında bir hacme işaret eder. Koltuk başına yıllık seyirci sayısı yaklaşık 109. Bu da her sinema koltuğunun yılda ortalama 109 kez kullanıldığı anlamına gelir. Kâğıt üzerinde fena görünmeyebilir ama sinema ekonomisi açısından hafta içi boş salonlar, yüksek kira, AVM bağımlılığı, dağıtım baskısı ve bilet fiyatı düşünüldüğünde bu hacim kırılgan bir yapı demektir.

Tiyatro salonlarının sayısına gelince artmış.

İlk bakışta iyi gibi… Ancak ödeneksiz ve büyük sermayenin dışında yer alan sahnelerde sezon boyunca kaç oyun, ne kadar seyirciye sergilenmiş, bunun net ayrımı yok çalışmada.

Tiyatrolarda oynanan eser sayısı da artmış. Bu da ilk bakışta iyi gibi…

Şimdi gelelim içerden bir bakışla ‘aslında ne oluyor?’ sorusunun yanıtını vermeye…

Aslında neredeyse bütün özel üniversiteler oyunculuk bölümleri açtı. Aslında bir sürü genç insan oyuncu olma hayaliyle bu bölümlere okumaya gitti… Oyuncu olup sahnede, televizyonda dizide, filmde yer alacaklardı.

Sonuç, eşi dostu tanıdığı olan ve de şansı olan küçük bir kitle hayallerine kavuştu; oldukça geniş bir çoğunluk bekleme odasında kaldı. Arkadaşlar bir araya geldiler. Bir yazdı, biri yönetti, üçü oynadı gibi bir denklemle hayallerini ayağa kaldırmaya çalışıyorlar.

Devlet Tiyatroları’nın 237 oyunundan 99’u telif, 138’i çeviri.

86 milyonluk ülkede yazar mı çıkmıyor?

Yoksa ne yayınevleri, ne sanat kurumları yerli yazarlara ağırlık vermekten mi kaçıyor?

DT’de seyirci sayısı çok değişmemiş. %0,1’lik bir artış. Bilet fiyatlarının uygunluğuna rağmen aynı yerinde saymış demek daha doğru…

Tiyatroda tablo farklı. Toplam tiyatro seyircisi 8.183.257 kişi. Nüfusa oranladığımızda kişi başına yıllık yaklaşık 0,095 tiyatro ziyareti düşüyor. Yani Türkiye’de yaklaşık her 10-11 kişiye yılda 1 tiyatro ziyareti denk geliyor. Sinemaya kıyasla daha düşük ama tiyatronun canlı performans, sınırlı salon, sınırlı temsil ve daha yerel üretim yapısı düşünülünce bu sayı hafife alınmamalı.

Fakat tiyatro salonları sinema gibi her gün çok sayıda seans döndürmez; temsil sayısı, prova, dekor, turne ve prodüksiyon sınırları vardır.

Tiyatro seyirci sayısının 8,18 milyon olması ve eser sayısının %4,8 artması, canlı performansın Türkiye’de hâlâ güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu gösteriyor. Sinema düşerken tiyatronun ayakta kalması tesadüf değil. Çünkü tiyatro dijital platformlarla aynı kategoride yarışmaz. Tiyatroda izlenen şey yalnız metin ya da hikâye değildir; orada bulunma, canlı tanıklık, oyuncuyla aynı havayı soluma, kolektif duygulanım vardır.

Bu yüzden tiyatro, dijitalleşme çağında paradoksal biçimde güçlenebilir. Her şey ekrana sıkıştıkça canlı karşılaşmanın değeri artıyor. İnsanlar yalnız içerik istemiyor; temas, ritüel, ortaklık, topluluk duygusu istiyor. Tiyatro bunu veriyor.

Tiyatroda bir başka önemli veri: Çeviri eser seyircisi %14 artarken, telif eser seyircisi %2,9 azalıyor.

Yerli oyunların seyirci kaybetmesi, oyun yazarları için acı ama faydalı bir uyarı: Seyirci yerli metinden kaçmıyor; zayıf, didaktik, kendi toplumsal gerilimini sahne aksiyonuna çeviremeyen yerli metinden kaçıyor. Sahnede ‘mesajdeğil, çatışma istiyor. ‘Dert anlatma değil, insan görme istiyor. Tiyatronun yerli metin tarafında daha sert, daha çağdaş, daha sınıfsal, daha politik ama daha az vaaz veren bir yazarlık damarına ihtiyacı var.

Bugünün genç seyircisi içerikten çok deneyim satın alıyor. Bu oyunu izledim değil,Orada bulundumdemek istiyor. Tiyatro bu yüzden avantajlı; canlılık duygusu var. Stand-up bu yüzden yükseliyor; sosyal temas ve anlık tepki var. Konserler bu yüzden güçlü; beden, ses ve kalabalık var.

Türkiye’de kültür alanı ölmedi; ama eski seyirci çatırdıyor. Sinema artık otomatik kitle eğlencesi değil. Tiyatro, canlı temas sayesinde nefes alıyor.

Türkiye’de kültüre erişim, giderek daha fazla sınıf, şehir ve kuşak meselesine dönüşüyor. Kültür ve sanat dünyasının insanları bunu görmezse yalnız salon sayar, seyirciyi anlamaz.

Oysa mesele salon değil; insanın o salona gidecek parası, zamanı, cesareti, alışkanlığı ve aidiyet hissi olup olmadığıdır.

Sahne hâlâ açık. Ama seyirci artık kendiliğinden gelmiyor. Çağırmak yetmez; ona gerçekten değecek bir karşılaşma kurmak gerekiyor.