Geçen gün OdaTV’de bir haber okudum, Gözde Sula imzalı.
‘Bed rot’, yani ‘yatakta çürümek’ diye bir şeyden bahsediyor.
Gençler bütün gün yataktan çıkmıyormuş, telefon kaydırıyormuş, dizi izliyormuş, odalarında atıştırıyormuş. Sonra da bunları bir tür dinlenme diye paylaşıyorlarmış. TikTok’ta 2 milyarı geçmiş bunların izlenmesi.

Haberde fikri alınan iki psikologdan Zeynep Doğan, “Yoğun hayata karşı küçük bir başkaldırı” diye tarif ediyor olanı. Bütün gün yatıp telefon kaydıran bir gence ‘başkaldıran biri’ diyebilmek için psikoloji okumuş olmak gerekli herhalde, ben diyemezdim.
Ben olsam şöyle derdim: Keyif duyduğu bir konusu, ilgi duyduğu bir hobisi, yapacak bir sporu, sabah kalktığında gideceği bir spor kulübü, bir aidiyeti, bir meşgalesi, etten kemikten birkaç gerçek arkadaşı ve bütün bunları paradan ve imkândan bağımsız olarak o daha bebekken düşünecek (eline ağlamasın diye telefon vermeyerek), doğru kurguyu kuracak, akıllı bir planla bunların yolunu açacak düşünceli bir anası ve babası yokmuş bu gençlerin.
Sonra da anne ve babasına sormak isterdim, neden bir çocuk yapmak istediklerini. Çocuk yapabildiklerini etrafa kanıtlamak için değildir umarım.
Bir işe kalkıştığında gidişatı nasıl yönetiyorsan, “Artık bir çocuk sahibi olma vaktimiz geldi” dediğinde de ortaya çıkan ‘ürün’ü yönlendirmeyi ve yönetmeyi bileceksin kardeşim.
Her yaptığına karışacaksın demiyorum. Bir yazımda anlattığım gibi helikopter ebeveynlik yapacaksın hiç demiyorum, onlar bambaşka yanlışlar. Önceden düşünüp “Çocuğun yolunu doğru çizmelisin” diyorum.
‘Gençleri sıkıştıran bir çağ’a adım attığımız söyleniyor haberde. Evet doğru, bunun ben de farkındayım. “İstikrarlı bir iş bulmak yetmiyor” deniyor, bu da kısmen doğru bence.
Ama bir gence ne yapmaktan hoşlandığını buldurmak da zaten anne ve babasının akıllı hamlelerinden biri değil midir hayatta, buna ne demeli?
“Dil bileceksin, hatta becerebilirsen birden fazla dil bileceksin” deniyor haberde, ama bu zaten harika bir şey değil mi? Ailesinin bunu çocuğuna nasıl akıllıca aşıladığı, tıpkı kitap okuma alışkanlığı yerleştirmek gibi bir şey değil mi?
“Sertifika üstüne sertifika toplayacaksın” deniyor haberde, işte bu tamamen yanlış bence. Üstüne bir de “Bütün bunları sosyal medyada güzel güzel göstereceksin” denen yer var ya, işte zurnanın zırt dediği yer tam burası benim için.
İş öyle bir noktaya gelmiş ki dinlenirken bile poz verilecekmiş, öyle pijamayla falan yatıp dinlenilmezmiş, şık bir eşofman giyilmesi, ışığın ayarlanması ve öyle dinlenilmesi gerekiyormuş ki dinlendiğin makbul sayılacakmış, öyle deniyor haberde.
Ben bunların hiç ama hiçbirine katılmıyorum.
Ne işle uğraştığımı, eğitim konusundaki çalışmalarımı, meşgalelerimi ya da yazılarımı takip eden herkes biliyor zaten bu ve benzer konulardaki düşüncelerimi.
Kendine ve yaptıklarına güvenerek, ailesinin de ölçülü onayını arkasında hissederek büyüyen bir çocuk, ne dinlenmek için poz vermeye ihtiyaç duyar, ne giydiklerine ne deneceğine bakar, ne de “Bakın ben de çürüyorum” diye yatağından video çeker.
O çocuğun zaten yapacak bir işi, bir uğraşı, bir meşgalesi, bir sporu, bir aidiyeti vardır çünkü ve böyle saçmalıklara kaybedecek vakti falan da yoktur.
İzin verirseniz kendi evimden ve ailemden anlatayım, çünkü bunları kitaptan okumadım.
İki kızım var, Emma ve Isabel.
İkisi de tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi mahallede, bahçede, yazlıkta, arkadaş evinde, arkadaşları ve arkadaş çocukları arasında büyüdü.
Çocukluk seneleri spor yaparak geçti, gençlikleri de hâlâ öyle geçiyor.
Eğlenceli hobileri, basit uğraşları ve minik sorumlulukları olmasına özen gösterdik.
Sorumluluk öğrendiler, rekabeti öğrendiler, saygıyı öğrendiler, farklı açılardan ahlakı ve dürüstlüğü öğrendiler, çalışanın kazandığını, ama bazen çalışanın bile kaybettiğini öğrendiler ve tabii ki o minik dünyalarında hayatın da aşağı yukarı bu şekilde işlediğini öğrendiler.
Bir camiaya ait olmayı hissettiler.
Düşünün lütfen, bir spor yapan ve bir sorumluluğu olan bir çocuk sabah ‘Kalkayım mı kalkmayayım mı‘ falan diye düşünmez, bir işi olsun ya da bir kişi olsun, mutlaka bir yerde bir bekleyeni vardır.
Yatakta çürümek ne demek ya?
Diyeceksiniz ki herkesin çocuğu spor yapamaz ki… İmkân, para, vs?
Çok haklısınız.
Ama benim demek istediğim şeyin, imkân ve parayla ilgisi yok (‘Para’ yazımı da mutlaka okuyun lütfen).
Top oynamak da bir takım işidir, koşanlar da bir camiadır, halk eğitim merkezinde ahşap işlemek de bir uğraştır, müzik aleti çalmak da, bisikletini tamir etmek de, bir ustanın yanında çıraklık etmek de, arada bir anneye ya da babaya yardım etmek de bir sorumluluktur.
Yani ille pahalı bir uğraş olması şart değil, bir şeye tutunması gerekiyor çocuğun.
Sağlıklı bir uğraş, güvenli bir ikinci adres ve tabii ki beraber olunası arkadaşlardan bahsediyorum.
Böyle bir çocuk “Sıkıldım, yataktan çıkasım yok” laflarına falan prim vermez, yapacak bir işi, bir sorumluluğu, bir hedefi vardır çünkü, sıkılmaya vakti bile yoktur.
Sıkılsa bile çabuk geçer.
Helikopter ebeveynlik meselesini yazdığımda da değinmiştim: “Çocuğun önündeki her taşı biz temizlersek, düşmesine hiç izin vermezsek büyüyünce ayakta duramaz, çünkü o kası hiç çalıştırmamıştır” diye.
Bir uğraşa yönlendirilen çocukta o kas çalışır. Düşer, kalkar, kaybeder, küser, yorulur, belki bazen sıkılır ama ertesi gün kalkar ve yine gider. Bunu yatakta öğrenemez, bunu ancak gidecek bir yeri varsa öğrenir.
Bir de şöyle bir yanı var bu söylediklerimin…
Bunlar gelecekte ‘ne yapmak istediğini’, ya da en güzeli ‘ne yapmak istemediğini’ anlaması için de müthiş bir şanstır bir genç için; öyle değil mi?
Haberde doğru olduğunu düşündüğüm bir şeyi diğer psikolog Kübra Nalçacı öylemiş:
“Asıl mesele yorgunluk değil, bir derdi alıp bir akıma çevirmek ve böylece onu meşrulaştırmak. İnsan yaptığı her şeyi bir kılıfa sokmayı sever; en kötü işleri yapanlarda bile çalışır bu. Yatakta çürümeye ‘kendine bakmak’ deyince o artık çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkıp, paylaşılan, beğenilen, hatta gurur duyulan bir şeye dönüşür. Bir şeyi dert olarak görmeyi bıraktığında, ondan kurtulmayı da bırakırsın.”
Açıkçası ben bu gençlere kızamıyorum, kabahat onlarda değil bence. Ailenin görgü meselesi var burada, çok önemli.
Anne ve babanın kafası tüm gün sosyal medyadan kalkmıyor ya da evde akşam o acayip diziler ve programlar seyrediyorsa çocuk ne yapsın? İlk rol model bu ise genç kimi kopyalasın?
Bir çocuğu küçükten bir spora, bir koroya, bir atölyeye, herhangi bir camiaya hiç sokmamışsak, bu tadları onun ağzına çalmamışsak, ağlamasın diye eline bir telefon verip kurtulmuşsak, o çocuk büyüyüp telefondan ve telefonun tekliflerinden sıkıldığında nereye gidecek?
Hadi şimdi konuyu genişletelim ve ev odağından memleket odağına taşıyalım hikayeyi.
Evladının hali anasına babasına dert evet. Ama bu sorun ‘gençliğin sorunu’ olarak karşımıza geldiğinde, etki alanı genişliyor ve topluma etki ediyor. Ya 5 milyon birden çürürse?
Geçen gün bir haber okudum, Ankara Sanayi Odası bir rapor çıkarmış.
Diyor ki, “Türkiye’de her dört gençten biri ne okuyor ne çalışıyor.”
Sayıya vurunca neredeyse 5 milyon genç ediyormuş bu. 5 milyon… Sabah kalktığında gideceği bir yeri olmayan 5 milyon genç.
Kız çocuklarında oran ve durum daha da fena diyor rapor, neredeyse her üç kızdan biri böyleymiş.
Bu işin bir de faturası var tabii. Rapor diyor ki: Bu çürüme memlekete her yıl boş yere koca bir milli savunma bütçesi kadar rakam harcatıyor. Her yıl.
İşin en üzücü tarafı da ne biliyor musunuz? Bu raporu çıkartan Sanayi Odası. Yani işçi arayan, fabrikası dönmeyen ya da adam bulamayan sanayicinin ta kendisi.
Hatta raporda açık açık yazmış:
Bir yanda evde yatan milyonlarca genç var, öbür yanda kaynakçı bulamayan, CNC operatörü bulamayan, tornacı bulamayan fabrikalar.
Düşünün hem genç işsiz, hem fabrika elemansız.
İki tarafın da, bu kadar bariz bir konuda, bu kadar amatörce birbirini bulamamasını, ben gerçekten anlayamıyorum; gerçekten.
Yıllardır tek başıma ‘işsizlik değil mesleksizlik’ diye, borazancıbaşı gibi bağırıyorum.
Söylediğimin kuruntu olmadığı aşikar da kimsenin neden harekete geçmediğini bir türlü anlayamıyorum.
O kadar basit ki çaresi.
Gelin bana, göstereyim size nasıl yapılır harika meslek okulları.
Bakın…
İSMEK diye bir kurum var, sözde İstanbul’un en büyük meslek kursu ağı. Yüz binlerce insan geçiyor içinden. Kuruluş adı ‘Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları’, bugün bağlı olduğu yerin adı da ‘Hayat Boyu Öğrenme Müdürlüğü’.
İsmin ve fikrin merkezinde ‘istihdam’ değil; ‘sanat’, ‘kültür’ ve ‘hayat boyu öğrenme’ var. ‘Meslek’ de geçiyor tabii, biraz lafta.
Bir kurumun asıl derdi mezununa iş bulmaksa… Bunu önce adına yazar, sonra hedefine koyar ve sonra devamlı da ölçer ve takip eder.
Ölçmüyorsa demek ki derdi de o değildir diye anlarım ben.
Sonra da sorarım kuranlarına ve işletenlerine: İSMEK’in kursiyerlerinin uyduruk kurs eğitmeni olmak ötesinde İSMEK’e gitmekte ne amaçları var?
Defalarca denk geldim İSMEK’ten birilerine, onlarca defa anlattım onlara, “Göstereyim size nasıl buranın bir cevhere dönüşeceğini” diye, herhalde oyuncaklarının elinden alınacağından ya da nasıl beceremediklerinin ortaya çıkacağından korkuyor olsalar gerek, bir daha ses duymadım hiçbirinden.
Aslında bu işin esas toparlanması gereken yeri meslek liseleri, hadi onlara da bi’ bakalım.
Ne diyor araştırmalar?
Geçen yılın rakamlarıyla en tazesi “Dört yıllık üniversiteyi bitirmiş her üç gençten biri çalışmıyor, kız çocuklarında bu oran neredeyse her üç kızdan biri” diyor.
Yani diploma var ama iş yok, demek ki mesele sadece okula gitmemekte değil, okuldan elinde işe yarar bir şeyle çıkamamak da en büyük problem.
Çalışanların dörtte biri (yüzde 26,6) okulda öğrendiği meslekle hiçbir ilgisi olmayan bir işte çalışıyormuş (Meslek lisesi mezunlarının iş bulma yöntemleri araştırması, MEB Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü).
MSA’da ise mezunların hepsi kendi mesleğini yapıyor; hatta sektör içerik ve dinamikleri sebebiyle onlara o kadar fazla keyifli başlık teklif ediyor ki farklı eğitimlerdenden mezun olan çocuklardan yemek fotoğrafçısı olanlara, yemek yazarı olanlara ya da tv programı yapanlara rastlıyorsunuz adım başı.
Öteki tarafta çocuk dört yıl tornacılık okuyor, sonra gidip bambaşka bir kapıda çalışıyor ya da hiç çalışamıyor. Dört yıl, bir hayat, toptan boşa, koy sepete.
Arçelik’in bir önceki genel müdürüyle sohbet ediyorduk bir zaman, kaynakçılık eğitimiyle ilgili konuşurken, “Kaynakçılık mezunu çocuklar hangi okuldan gelirse gelsin ek eğitim vermek zorunda kalıyoruz” demişti.
Hadi rezil bir soru daha size: Bu gençler nasıl iş buluyorlarmış?
Araştırma diyor ki en çok ‘tanıdık vasıtasıyla‘.
Okul aracılığıyla iş bulanların oranı sadece yüzde 8. Tanıdık yüzde 37 (Meslek lisesi mezunlarının iş bulma yöntemleri araştırması, MEB Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü).
Torpil okuldan beş kat daha fazla işe yarıyor anlayacağımız.
Bir meslek okulunun mezununa iş bulmaktaki payı, ‘tanıdık’ payının beşte biriyse… ayıp.
Bir de şu var: “İş garantisi verilemez ki” derler. Doğru, verilemez, biz de vermiyoruz. Bir çocuk çalışkan mı, dürüst mü, işini iyi yapacak mı, daha okurken nereden bileceksin. Kurulu işi olan bir baba bile bugün evladına bir garanti vermiyor.
Mesele garanti de değil zaten, mesele o çocuğun eline bir kapı çalacak gerçek bir meslek vermek.
Yıllardır yazıyorum bunları, mesleki eğitimi de köy enstitüleri projesindeki kopyalanması gereken başarı faktörlerini de.
Tüm paydaşlar işsizlik işsizlik işsizlik diye inliyor.
Evet işsizlik var ama buradaki esas problemin işsizlik değil de mesleksizlik olduğunun artık bence herkes tarafından kavranması gerekiyor.
Diplomalı bir genç, bu ülkede ilk işini bulana kadar ortalama 14 ay (14,4 ay) bekliyormuş, bu süre görece çok ihtiyaç duyulan bir meslekse o süre biraz daha düşüyormuş (TÜİK 2024).
Bizim mezunların çoğu daha okurken işini buluyor ya da iş teklifi alıyor biliyor musunuz?
Çünkü onlar aranan beceriye sahip.
Diploma ülkemizde (artık dünyada da) ‘ne öğrendin’i değil, ‘nerede yaşadın’ı gösteriyor çoğu zaman. Oysa meslek, ‘elinden ne geliyor’u gösterir her zaman. Aradaki fark bir ülke adına ölümcül bence.
Dünyaya da baktım bi’, meğer bu sadece bizim derdimiz değilmiş.
Biz hep Almanya ve Kuzey Avrupa ülkelerinin sistemlerinden esinlenerek, bazen geliştirerek, bazen değiştirerek ve bazen de yerelleştirerek, ama çıtayı hep dünya seviyesinin tepesinde hedefleyerek MSA’yı bugünlere getirdik.
Hep oralarla ilgilendiğim için diğerlerine bakmamıştım sanırım.
Buyurun diğerleri:
Çin’de bunun adı ‘bai lan’mış, ‘çürümeye bırakmak’ demekmiş Çince. Bir de ‘tang ping’ varmış, o da ‘düz uzanmak’ demekmiş. Yani yatak aynı da, kıta farklı.
O kadar yaygınlaşmış ki bu durum orada, devlet panik olmuş. Gençler yatıyor diye o kadar korkmuşlar ki, “Bunu bize dışarıdan yaptırıyorlar, düşman oyunu bu” demeye başlamışlar. Düşünün, koca devlet kendi gencinin açmazını düşman işi sanacak hale gelmiş.
Bir de orada ‘tam zamanlı evlat’ diye bir şey çıkmış.
İşsiz, evde oturan koca çocuğa anne ve babası cep harçlığı bağlamış, evde dursun ve bari ev işlerine baksın diye.
Hani birinci bölümde “Ağlamasın diye eline telefon verdik” demiştim ya, bu onun büyümüş hali, bu sefer de sussun diye maaş veriyorlar.
Hatta bazı şehirlerde gençlere ‘huzurevi’ gibi yerler açmışlar, otursunlar dinlensinler diye; buyur.
İngiltere’de bu gençlerin sayısı 1 milyonu geçmiş bile, her yedi gençten biri ve üstelik son dönemdeki artışın büyük kısmı genç erkeklerden geliyormuş (1,01 milyon).
Yani aslında zengininde de var bu dert, fakirinde de.
Demek ki mesele hep konuşulan gibi sadece para ya da iş bulmak da değil, çocuğun tutunacak bir dalının olup olmaması esas konu.
Hadi benim gözlükleri tekrar takalım.
Bakalım hangi ülkede yok bu nane.
Almanya’da neredeyse hiç yokmuş.
Almanya genç işsizliğinde Avrupa’nın en azı. Genç işsizliği her 15 gençten biri civarındayken, Avrupa ortalaması bunun iki katından da fazla neredeyse (Almanya yüzde 6,5, AB yüzde 14,6).
Peki Almanların elinde olup da bizde olmayan ve her yerde, her fırsat bulduğumda oturup yazdığım ya da kalkıp anlattığım ne? Bizim MESEM’lerin harika çalışan ve suistimal edilmeyen bir versiyonu. Adı ‘İkili Eğitim’.
Elimden geldiğince çok yazıyor ve anlatıyorum: Çocuk hem okuyor, hem mesleğin kokusunu alıyor, hem de para kazanıyor.
Yazının başında söylediğim ‘Çocuğun sabah gideceği bir yeri olsun‘ noktasına geldik birden, Almanlar kurmuş adam sistemi.
Bizim Sanayi Odası raporu yazarken kime bakmış diye baktım: Almanya’ya. Ört ki ölem. Bir de Güney Kore ve İtalya’ya bakmışlar.
Yani çözümün ne olduğunu herkes biliyor, gören görüyor, rapora yazan yazıyor, ama kimse oturup yapmıyor, anlaşılacak gibi değil, çıldırmak işten değil.
Yazının başında ortaya koyduğum argümanı şimdi memleket sathına yayıyorum.
Bir ülke gencine bir meslek, bir beceri ve sabah uğruna kalkacağı bir hayat vermezse, haberlerde tek tek yazılan o çocuklar zamanla milyon adetlerde çürür.
İkisi de aynı ihmal aslında, sadece biri evin içinde kalıyor, öteki memleketin içinde.
Evladına yol çizemeyen ananın babanın hâline üzülüyoruz, acıyoruz.
Peki koca bir nesil için yol çizemeyene ne diyeceğiz?
Çocuğun yolunu akıllı hamlelerle ailesi çizmeli.
Peki bu 5 milyon için akıllı hamleleri şimdi kim yapacak?