Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Fotoğraf: AA

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Fazlı Gök’ün, 72’nci Sait Faik Hikâye Armağanı’nda kısa listeye kalan kitapları eleştirdiği yazısı.
  • Gülsel Ceren Güneş’in ‘Bir Paşa Bir Kayıp Kız Bir Genelev’ adlı Berkay Akbudak romanı eleştirisi (Toros Yayınları).
  • Behçet Çelik’in ‘Basit Bir Ameliyat’ adlı Yael Inokai romanı eleştirisi (Çeviren: Niyazi Zorlu, Tetes Kitap).


Darüşşafaka Cemiyeti 15 Nisan’da 10 kitaplık bir kısa liste açıkladı ödüle aday. Ben de Variety ve Guardian editörlerinin çalışkanlığına özenip niyet ettim 10 kitabı okumaya. Üzerine kısa kısa yazar, kendi birincimi seçerim dedim. 

İki haftam vardı. Elimdeki sekiz kitabı okudum. Her kitap için kısa kısa notlar yazdım. Ne düşündüysem sakınmadan söylemeye gayret ettim. Ödülü Hakan Bıçakcı’ya verdim. Başlıyor: 

‘Şey’, ‘sanki’, ‘içine’, ‘içinde’, ‘içimde’, ‘falan’, ‘aslında’, ‘hatta’, ‘gerçekten de’ gibi sözcükler yasaklansa 86 sayfalık bu kitap kaç sayfaya düşerdi acaba? Önce bunlarla dolu 5-6 sayfayı yitirir, sonra yerlerine düşünüp başka ifadeler bulmak gerekeceğinden 100 sayfaya uzar mıydı?

Sayfa 35’ten bir alıntıyla: “İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı oluşmuştu.” Aynı sayfadan başka bir alıntıyla devam edeyim: “Bir şey söylemek gelmedi içimden.” 

Oysa etkilenebilirdim. Gündelik olana ve ilişkilere yaklaşımıyla böyle Carver&Barnes bir şeye (şey yerine bakışa, dünyaya, anlatıma da diyebilirdik?) bayılabilirdim. 

Yine de kusurun ne kadarı yazarın, diye sordum. İhalenin büyüğü editörün gibi geldi. Hadi bu ara ayıplanıyor Twitter’da isim vermeden boşluğa konuşmak, künyeden ismi bulunuyor kolayca, editör Bilal Acarözmen’in ‘Biz Buna Üzülmeyiz’ ve ‘Neyse ki Günler Uzadı’nın yazarına ihtimamla yaklaşması gerekirdi bence. 

Hakan Bıçakcı insanları seviyor. Zaaflarını görüp gösteriyor ama tenkit etmiyor. 

Hem bok gibi bir kent yaşamını hem de öncelikle kent insanı olmakla tanımlanacak bir türün zavallılıklarını gösteriyor. Ama ona zavallı muamelesi yapmıyor. 

Ve bu kentlilik, köylülüğün zıttına denk düşmeyişiyle yeni. İstanbul boğmuş onları; tozu gürültüsü mahvetmiş, evlerini ışıksız bırakmış. Onlar da kendilerini tüketime vurmuş, bir çıkış yolu olacağını ümit ederek niş zevklere özenmişler. Bazen delilik gibi duran alışkanlıklar, takıntılar edinmişler. 

İlk kitabını 2002’de 24 yaşındayken yayınlayan ve sonra epeyce yazan Bıçakcı’yla ben bu kitapla tanıştım. Diğer öykülerini bilmiyorum ama ‘Geçici Manzara’daki insanların büyük dramlar, duygulanımlar ve çözümü zor insani yüklerle dolu olmayışı, ne yaptıklarını ve ne olduklarını pek düşünmeyişleri, sanatçının hem insanlara hem edebiyata nasıl yaklaştığına dair anlamlı bir izlenim oluşturdu bende. 

Fazlı Gök’ün Diken’deki yazısı


Bir Paşa Bir Kayıp Kız Bir Genelev, adı kadar ilgi çekici ve sert bir anlatı. Akbudak, Türkiye ve yurt dışında aldığı sinema eğitiminin izlerini romanın her sayfasına taşımış. Bir Paşa Bir Kayıp Kız Bir Genelev, alışılmamış ölçüde sinematografik bir metin; kurgunun görsel refleksi neredeyse fiziksel olarak hissediliyor. Kitabı okumuyorsunuz da izliyorsunuz gibi. 

İlk bölümde 6-7 Eylül olaylarına da değinilmiş; konağın sahibi kadının bu hayata yolculuğu o yıkımla başlamış. Çeşit çeşit etnik kökenden, inançtan kadın figürler barındıran romanın dikkat çekici bir yanı, bu çeşitliliğin hiçbir biçimde ötekileştirme üretmemesi. Tümü sisteme, kadere, bu hayata karşı birlik içinde.

Roman oldukça argo bir dil kullanıyor; bazı okurları rahatsız edebilir, benim de alışmam ilk bölümün sonunu buldu, fakat yazarın bu tercihini son derece yerinde buldum. Bu sinematografik metinde karakterler argo ve gündelik dil olmaksızın kartondan figürlere dönüşürdü. Öte yandan yazarın kelime dağarcığının derinliği, “yalazlamak” gibi beklenmedik tercihlerde de kendini gösteriyor.

Romanda bir noktada, dayaktan ölmemek için tepki gösterdikleri Paşa’nın evden elini ayağını çekmesiyle bu kez borçtan, açlıktan, sefillikten ölme tehlikesiyle yüzleşen kadınların durumu yalnızca 12 Eylül için değil, bugünler için de tanıdık bir acıyı ifade ediyor. Öyle ya da böyle bir yerlerde ötekileştirilmiş insanlar, hangi sonla ölecekleri arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Gülsel Ceren Güneş’in Litera’daki yazısı


Yael Inokai’nin 2022 Anna Seghers Ödülüne değer görülen romanı Basit Bir Ameliyat “insanları ruhsal arazlardan kurtarma” ameliyatlarında hemşirelik yapan Meret’in ağzından anlatılıyor. 

Giriş sayfasında bu ameliyatlarla ne murat edildiğinin şöyle açıklandığını belirtiyor Meret: [Ameliyatlar] onları yeni bir geleceğe doğru taşımalıydı; hayatı kaldığı yerden sürdürmekten ötesine, gerçek bir geleceğe. (s. 13)

Ne anlıyoruz bu cümleden? Hekimlerin, en azından bu ameliyatları yapan hekimin ruhsal arazların gerçek bir geleceğe müsaade etmediğini düşündüğünü. Demek ki hastalardaki arazlar bir yerden, bir zamandan sonra onların hayatlarının devamını imkânsız kılıyor. 

Dolayısıyla onu eski haline kavuşturmak değil, ötesine geçirmek, onları “gerçek bir geleceğe” taşımak isteniyor. Eski halin varacağı bir gelecek yok, her durumda hastanın hayatı bir yerde yine takılacak. 

En önemlisiyse şu: Meret’in ameliyatlarda eşlik ettiği hekim beyinle ruhsallık arasındaki bağa yapılacak müdahaleyle bu arazların giderilebileceğine inanıyor. Sorunun beyinde, bedende olduğuna. Böyle başlayan bir romanın olay örgüsü ilerlediğinde yapılacak bir ameliyat ve sonuçlarının yer alacağını tahmin etmek kolay. Hatta olası bir ameliyatla ruhsal arazların giderilmeyeceğini, aksine böyle bir çabanın yeni ve daha büyük problemlere neden olacağını düşünen okuyucular da az olmayacaktır. 

Beri yandan, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği sona ermek üzereyken kaleme alınan bir romanın yaklaşık yüz yıl önce umut bağlanıp 20-30 yıl içinde büyük oranda terk edilmiş bir yöntemin eleştirisinden ibaret olmayacağını tahmin etmek de zor olmasa gerektir. 

Dolayısıyla Basit Bir Ameliyat’ta Inokai’nin önüne bir sorunsal olarak aldığı şey düz anlamıyla ameliyat değil, ancak metaforik anlamıyla ameliyatların söz konusu olduğu söylenebilir pekâlâ. Bu başat sorunsalın yanında romanın bir başka sorunsalının da “beden” olduğunu düşünmek mümkün. 

Beden konusu da başat sorunsalla büsbütün ilgisiz değil elbette. Bedene yapılacak ama ruha etki etmesi umulan tek ameliyat lobotomi değil, başka ameliyatlar da var – çoğunda neşter vb’leri kullanılmıyor üstelik.

Behçet Çelik’in K24’teki yazısı