Bugün Türkiye’nin herhangi bir kentinde engellinin sorunsuz bir şekilde gidebileceği tek bir restoran yoktur.
Daha evden çıkarken asansör ve rampanın uygun olması, kaldırımda sorunsuz ilerleyebilmesi, sokakta ve toplu taşımada sağlamcıların mikro şiddet formları ve söylemlerine maruz kalmaması, toplu(m) taşıma araçlarında sesli-görsel-fiziki erişilebilirlik koşullarının yerine getirilmiş olması, gittiği mekanların/yaşam alanlarının rampa/geçit/asansör/WC/park yerlerinin sağlamcılıktan arındırılmış olması gerekiyor.
Milyonlarca lira harcanarak dizayn edilen on binlerce restoranın WC’lerine tekerlekli sandalye kullanıcısı olan bir bireyin (bazen yaşlı, bazen engelli, bazen hasta) gelebilme olasılığını düşünemeyen bir akılla karşı karşıyayız. Burada söz konusu olan “sağlamcı düşüncesizlik” aslında “Bu saatte orada ne işi var” sorusunu soran cinsiyetçilik ile yakınlık içindedir.
Tekerlekli sandalye, koltuk değneği, beyaz baston kullanıcısı bir bireyin bir mekana gelebileceğini düşünememek, o kişiler açısından ne kadar onur kırıcı bir durum olduğunu ve dışarıya çıkmasını yasaklamakla eş değer olduğunu kavrayamamak sadece kendini merkeze alan kapitalist bireyin/bireyciliğin normalliğidir. Ona görse norm(al) o’dur.
Engelliler Haftası, bağımsız yaşam hakkını yalnızca bireysel bir tercih olarak değil; kentlerin, evlerin, sokakların ve mekânların sağlamcı akıldan arındırılması gereken toplumsal bir sorumluluk olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.
Erişilebilir olmayan yaşam alanları, engellileri yalnızca dışarıda bırakmıyor; bağımsız yaşama hakkını da fiilen ortadan kaldırıyor.