Çerçeve | Tehlikeli Aşçılar – James Ensor
Ç

Belçikalı ressam James Ensor’un bir dönem üyesi olduğu sanat grubu ‘Les XX’i alaya aldığı 1896 tarihli tablosu.

Tehlikeli Aşçılar (Les Cuisiniers Dangereux, 1896)

Ensor’un sanatı özenle hazırlanmış. Etrafına üç dilim limon ve turkuaz çiçekler serpili. Kalabalıkların uğultusunu birden kısacak türden bir ihtişam. Kokusu buraya geliyor. Az sonra geniş, yuvarlak bir tabakta sunulacak. Burma bıyıklı sarışın garson kendi canından bir bebeği taşır gibi tedbirli. Ensor’sa uykuda.

Yeşil duvarlı odaya tek sıra girmiş iyi giyimli erkekler pembe masada bekleşiyor. Yakalarında beyaz önlük, damaklarında önceki yemeğin ıslak, ekşimiş tadı. Fakat karın gurultusu dinmemiş. İki ana yemek arasına kaval kemiği uzunluğunda et parçaları sıkıştırmışlar. Sakallarında bir damla yağ yok. Uçan balon tutar gibi kavradıkları parçaları kemire kemire kurutmuşlar, yine de, dişleri hala gıcır gıcır. Masaya çatal vurup ritim tutmuyorlar belki ama gözleri Ensor’un sanatında. 

Ya kimin eseri Ensor? Dar merdiveni üçerli tırmanan kara suratlı aşçının olabilir. Merdivenin tepesinde, kanlı bir et parçasını üst kata sürüklüyor. Adımları sert, kaba. Kimse hızına yetişemez bu hinin. Odadaki yumuşak renkleri ürkütecek bir işpeşindelikle başını eğmiş, beyefendilerin masasına bakış atıyor. Üçgen yüzünde kaşı gözü ayrı oynarken, Ensor’un saçı sakalı, diye düşünüyor, bu oburların masasında çok tutar, bu oburlar tabağı silip süpürür, sanat yiyiciler!

Masabaşı jilet gibi giyinmiş ak saçlı beyefendiye ait. Mavi şapkası ve ütülü yakası obur sözcüğünü hiç de hak etmiyor. Diğerlerinden sabırlı, medeniyetin zirvesinde oturuyor. İki yemek arasını es geçmiş. Bir tek onun ağzının suyu akmıyor. Bir tek onun midesi gurgur etmiyor. Bir tek o yemek peşine düşmemiş, gibi. 

Ama baksanıza gergin yüz kaslarında biriken kan nasıl da zorluyor derisini. Az kaldı moraracak. Çenesi, burnu, kulakları öyle sivri ve kurumlu ki tabağı garsonun elinden kapabilir. Haksızlık mı ediyoruz takım elbiseliye?

Başka masalar da olmalı. En solda kan rengi papyonunu sıkı bağlamış garson—görünüşünde bir İtalyan aksanı var—başka bir sıcak tabak hazırlıyor. Bakır tabakta uyuşuk bir kocakulak, suratı nasıl da ekşi, acaba yanına ne koysa müşteriler mest olur. Tavandan sarkan kuş? Hayır, tüyleri yolunmuş cıbıldak kuşu belli ki sevmedi, üç dişli mızrağını duvarda korku dolu gözlerle bakan adama yaklaştırıyor. Tam bir şölen. 

Neyse ki Ensor’un sanatına etiket iliştirilmiş. Ya saygıdeğer müşteriler anlamasaydı, ya tabaktaki lezzeti sıradan bir natürmort ya da ölü balığa kondurulmuş kellelerden bir kelle sansaydı? Ensor’u ayırt edemeselerdi…ya…ya. 

Garson birazdan beş parmakla tuttuğu tabağa şöyle bir bakacak, belki yemeğin tuzunu bahane edip sarı bıyığına bir damla gözyaşı dökecek, belki yüzü ekşiyecek, doğrusu Ensor’un sanatı epey hoşuna gidecek. Beyefendilerin masasına ürkek ürkek yaklaşıp iki adım kala duraksayacak. Oda sessizliğe kesecek. Masadaki gözler parıl parıl edecek. Tavandan sarkan kuş ciyak ciyak bağırarak son tüylerini saçacak, saçacak.

Garson elindeki tabakla bir süre bekleyecek. İştahlı, apaçık gözler üzerindeyken—söylenene göre medeniyet timsali ak saçlı da niyeti bozmuş—dönüp boştaki eliyle delik deşik perdeyi düğümlerinden kurtaracak. Bir zamanlar bir gelinlik kadar beyazken, masadaki yaşanmışlıkların oraya buraya sıçramasıyla kan kırmızısına dönmüş o perde kapanıverecek. Böylece bu şölen asgari gizliliğe kavuşacak. Sonra biz belki göremeyeceğiz ama, uyuyan bir bebeği beşiğe koyar gibi masaya bırakacak Ensor’u.

Medeniyetin zirvesinde sandığımız ak saçlı önce davranacak. İki kulağından tutup Ensor’dan küçük bir ısırık alacak. Çiğneyecek, çiğneyecek ve gözü tabakta dudak bükerek, ‘‘Olmamış’’ diyecek. ‘‘Az daha pişirin.’’

James Ensor (1860 – 1949), Çiçekli Şapkayla Otoportre