ABD’nin İran savaşındaki hatası yalnızca askeri istihbarat zaafından değil, aynı zamanda o coğrafyadaki kültürel ve psikososyal mantığı öğrenme gayretine girmemesinden de kaynaklandı. İran’da rejim denilen şey yalnızca bir devlet aygıtı değil; aynı zamanda dini meşruiyetle beslenen bir teopolitik düzeni ifade ediyordu.
Tıpkı İsrail’deki Netanyahu rejiminin ya da ABD’deki Evanjelik destekli Trump rejiminin(!) sahip olduğu gibi, oradaki siyasetin de güncel politikalara tanrısal meşruiyet kaynağı bulduğu bir davası vardı.
ABD ve İsrail, güvenlik ve saygınlık sağlamak iddiasıyla başlattıkları bu savaşta küresel ölçekte güvensizlik yayarak; kağıt üzerindeki olağanüstü kapasitelerinin pratikteki zafiyetini sergileyerek; müttefiklerine zarar vererek; dünya ekonomisini ve petrodolar sistemini kırılgan hale getirerek; İran’ı sistemin izole edilmiş parçası olmak yerine sempati duyulan bir mağdura dönüştürerek; dünya kamuoyunu Ukrayna savaşı sonrası oluşan saldırgan Rusya imajından uzaklaştırıp antisemitizmi ve ABD düşmanlığını popüler hale getirerek; üstelik milyarlarca dolarlık da bir bedel ödeyerek çıkış sağlamaya çalışıyor. Ateşkesten barışa uzanacak yol daha çok uzun.