Atatürk kuşkusuz kurucu bir liderdir; modern Türkiye’nin siyasal, hukuksal ve kurumsal yapısını inşa eden tarihsel figürdür. Fakat onu aynı zamanda onarıcı (restoratif) bir lider olarak tanımlamak, toplumun yaralarını “saran” bir baba figürü gibi görmek problemli bir iddiadır. Çünkü onarıcı liderlik yalnızca devlet kurmakla değil; toplumsal yaraları tanımak, yas mekanizmalarını işletmek, farklı kimliklerin travmalarını kabul etmek ve kırılma noktalarını iyileştirmekle ilişkilidir. Türkiye’de ise modern devletin kuruluşu, yeni bir düzen kurarken çok sayıda yaranın bastırılması, inkâr edilmesi ve sessizliğe gömülmesiyle ilerlemiştir. Bu bağlamda Atatürk’ün onarıcı “ideal baba” olarak yüceltilmesi de sorunlu bir idealizasyondur.
Dolayısıyla şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Onarılmamış bir toplumda kurucu lideri onarıcı-baba olarak idealize etmek, gerçekte hangi ihtiyacın ürünüdür? Bu çoğu zaman reel bir iyileşmeden değil; iyileştirilmemiş yaraların üzerini örten bir baba mitolojisinden beslenir. Bir toplumda onarıcı liderlik yoksa, onarıcı lider efsanesi doğar. Baba eksikse, hayali bir baba yüceltilir. Travma tanınamıyorsa, travmanın kaynağı unutturulur. Barış yoksa, barış retoriği çoğalır.
Onlarca halk bağımsızlık mücadelesi vererek Osmanlı’dan kurtulmaya çalışıyordu. Türkiye’de ise onarıcılığı üstlenenler kendi savaşlarına “Kurtuluş Savaşı” adını verdiler. Yani herkes Osmanlı’dan ve onun Sünni-Türk merkezli kimliğinden kurtulmaya çalışırken, Türkler kendi kavgalarına “kurtuluş” adını koydular. Başkalarının kurtulmak istediği şeyden “kurtularak” değil; onu yeniden tanımlayarak “kurtuldular”. Kırılganlık, “kurtuluş” ve “kahramanlık”la onarılmaya çalışıldı. Yeni bir kimlik inşa edilirken negatif olanlar — öteki deneyimler, diller, kimlikler, acılar — sistematik biçimde elimine edildi. Sünni Türklük adeta bir ideal olarak kurgulandı. Bu anlamda Atatürk yalnızca kurucu bir lider değil; aynı zamanda kolektif narsisizmin kırılmış aynasını yeniden birleştiren bir figürdü.