Bu coğrafyadan bir halt olmaz
B

Son iki haftadır ulusal ve uluslararası basında Dubai hakkında yazılanları okuyorum:

 – Fortune, 1 Mart: “Catastrophic fallout.”

 – Brussels Morning, 4 Mart: “Dubai’s fragile foundations exposed.”

 – Irish Times, 8 Mart: “The Dubai dream is over.”

 – Daily Mail, 12 Mart: “Dubai is finished.”

 – Akif Beki, Karar, 14 Mart: “Dubai rüyasını Trump mı bitiriyor?”

 – Güney Öztürk, Sözcü, 16 Mart: “Çölün Monaco’su 15 günde çöktü.”

Çöktü, bitti, olmaz.

Bir yazı yazarken ya da bir konuyu ele alırken diyelim, meseleyi farklı açılardan da değerlendirmenin hem okuyucuya daha faydalı olacağı, hem konunun paydaşlarına daha empatik yaklaşacağı, hem de yazanın yazısına daha bir derinlik katacağı düşüncesindeyim.

Fotoğraf: Katarina Premfors / Washington Post

Şu da önemli tabii…

Gazetecilikle girişimcilik arasında büyük bir uçurum var.

Gazeteci olanı izliyor ve yazıyor, girişimci ise yapıyor ve risk alıyor.

Gazeteci bir şey çöktüğünde “Çöktü” yazıyor, girişimci bir şey çöktüğünde altından kalkmaya çalışıyor.

Gazeteci haritaya bakıyor, girişimci haritayı değiştiriyor.

Bu iki bakış açısı arasındaki fark, bir maçı tribünden izlemekle sahada oynamak arasındaki fark gibi bir şey bence.

Ben bu haber ve yorumları okurken benzer bir hisse kapıldım.

Kimisi coğrafyayı suçluyor, kimisi modeli, kimisi savaşı, kimisi Dubai’nin kendi reflekslerini.

Ama hepsinin vardığı sonuç aynı:

Hayaldi ve işte o hayal bitti.

“Çölün ortasına lüks şehir kurmuşsunuz ama coğrafya kaderdir, haritayı değiştiremezsiniz” diyor satır aralarında bu yazıların çoğu.

Herkes “Olacağı buydu” diye lafı cuk oturtmuş gibi duruyor, ama ben hiç katılmıyorum.

Çünkü bu tez sadece Dubai’yi değil, ‘inşa etmeye çalışan herkesi ve inşa edilmeye çalışılan her yeri’ hedef alıyor aslında.

Düşüncelerimi dört ana başlıkta anlatayım müsaadenizle…

Birincisi, coğrafya sadece kader değildir bence.

Çünkü bu mantıkla bakarsak hiçbir yere hiçbir şey kurulmamalıydı o vakit.

 – Londra iki dünya savaşında da bombalandı. İkincisinde 30 binden fazla sivil öldü, şehrin üçte biri yıkıldı. Bugün dünyanın finans merkezi.

 – Tokyo 1945’te dümdüz edildi. Bir gecede 100 bin kişi öldü. Bugün dünyanın en büyük üçüncü ekonomisinin başkenti.

 – New York 11 Eylül’ü yaşadı, İkiz Kuleler çöktü, 3 bin kişi öldü. Bugün hâlâ dünyanın kalbi.

 – İstanbul deprem hattının tam üzerinde oturuyor. 17 milyon insan her gün o riskle yaşıyor. “Haritayı değiştiremezsiniz” mi diyeceğiz, “Herkes taşınsın” mı?

 – Singapur bataklıktı, doğal kaynağı sıfırdı ve 1965’te Malezya’dan kovuldu. Bugün kişi başı gelirde dünyada ilk beşte.

 – Bilbao İspanya’nın çökmüş sanayi şehriydi. Bir müze koydular, şehir dirildi ve dünya buna ‘Bilbao Etkisi’ diye isim taktı. Avrupa’da bir etki olsun da bu coğrafyada bir etki olmasın mı?

 – Essen Almanya’nın kömür ve çelik merkeziydi. Madenler kapandı, şehir öldü. Sonra Zollverein kömür madenini UNESCO Dünya Mirası’na çevirdiler, bölge kültür ve teknoloji merkezine dönüştü. Bizim coğrafyada da bir yer bir şeye dönüşmesin mi?

Bu mantıkla Atatürk de “Bu coğrafya bir halt olmaz” deyip boş mu verseydi?

İşgal altında, ekonomisi sıfır, altyapısı yok, düşman her tarafta.

Coğrafya sadece kader olsaydı Cumhuriyet de kurulmazdı.

Coğrafya sadece kader olsaydı bunların hiçbiri de olmazdı.

İkincisi, bu bakış açısı ‘inşa etme’nin değerini de sıfırlıyor bence.

Şeyh Maktum çölün ortasında bir hayat kurdu, hem de sıfırdan ve gerçekten hiçbir şey yokken.

Ne petrolü bitmeyen bir ülke vardı altında (hatırladığım kadarıyla Dubai’nin petrol geliri yüzde 2’nin altına düştü çoktan), ne yüzlerce yıllık bir sanayi altyapısı, ne de doğal bir liman avantajı.

Adam bir vizyon koydu önüne ve uyguladı.

Eğitim, lojistik, havacılık, fintech, turizm, gayrimenkul, uluslararası ticaret.

170’ten fazla beş yıldızlı otel, 19 Michelin yıldızlı restoran, dünyanın en büyük havalimanlarından biri, 300’e yakın banka, 100’den fazla hedge fon.

2024’te 9 bin 800 milyoner bu şehre taşındı, yanlarında da 60 milyar dolar getirdi.

Claude’a sordum, aynı yıl ABD 7 bin 500 milyoner çekmiş ülkesine.

Yani Dubai, Amerika’dan daha fazla zengin çekmiş bir yılda.

Bunu yapan adam bir vizyoner mi, yoksa ‘algı satan’ biri mi sizce?

Üçüncüsü, füzeler geldi diye bir vizyonun değeri sıfırlanamaz bence.

Evet İran Dubai’ye füze attı, evet havalimanı kapandı, evet otel rezervasyonları eridi ve evet insanlar panik yaptı.

Peki şunu soralım şimdi; bu saldırıları kim, neden yaptı?

Benim politikayla pek işim olmaz, ama herkes biliyor neyin ne olduğunu zaten günümüzde.

Bu bölgedeki istikrarsızlığın mimarları o bölgede yaşayan insanlar değil, başka yerlerden gelen kararlar ve bu kararlar ne yazık ki o bölgedeki insanların hayatlarını alt üst ediyor, bu çok doğru.

Ama birileri çıkıp ‘çöktü’ yazınca da kusura bakmayın ama bence fazlasıyla haksızlık oluyor.

Zaten Mohamed Alabbar da (Burj Khalifa’yı yapan adam), CNBC’ye konuşmuş ve “Gerçek sermaye sahipleri bu ülkenin istikrarlı liderliğini ve gösterdiği güvenliği anlıyor, Dubai’ye iki katı yatırım yapacaklar” demiş.

Bakın Burj Khalifa’yı ‘yapan adam’ diyorum, ‘yazan adam’ değil.

Arada bir şeyi de hiç anlayamıyorum…

Bazı insanlara başkalarının yatırım yapması, bir şey inşa etmesi, güzel yaşaması, eğlenmesi, tatile gitmesi neden bu kadar ağır geliyor olabilir?

Bize verilmiş 100’e yakın sene var bu dünyada ve bu 100’e yakın seneyi mümkün olduğunca sağlıklı, mümkün olduğunca anlamlı ve mümkün olduğunca güzel geçirmeye çalışmak ne yanlış ne de suç.

İnsanlık tarihine bir bakın lütfen, Orta Çağ’da ortalama ömür 35 yıldı, bugün 73.

Dünya nüfusunun bugün yüzde 85’i okuma yazma biliyor, bu rakam yüz yıl önce yüzde 20’lerdeymiş.

Bebek ölüm oranı son elli yılda dörtte bire düşmüş.

Açlık, salgın, cehalet, hepsi yavaş da olsa giderek azalıyor, mükemmel değil ama azalıyor.

Problemler ve duraklamalar olmuyor mu? Tabii ki oluyor.

Kötü insanlar, kötü kararlar, savaşlar, krizler, hepsi olmuyor mu? Tabii ki oluyor.

Ama bütün bunlara rağmen insanoğlu devamlı surette daha bir iyiye doğru gidiyor.

İlaç bulan da bu yüzden buluyor, şehir kuran da bu yüzden kuruyor, köprü yapan da, okul açan da, müze inşa eden de, yemek yapan da, kitap yazan da, çocuk yetiştiren de.

Hepsi benzer dürtüyle, yarını bugünden daha iyi yapmak için çabalıyor. (Ha bunları yaparken para kazanmaları da ayıp değil bence, hangimiz para kazanmaya çalışmıyoruz ki?)

Dolayısıyla demek istediğim o ki, o bölgeler de bir gün iyileşecek; bütün müdahalelere, bütün füzelere, bütün bu ‘Çöktü’ başlıklarına rağmen.

İnşa etme isteği yıkma isteğinden her zaman daha güçlüdür bence.

Yine başka bir açıdan bakalım:

Suudi Arabistan’a da bomba düştü.

Ne yapacaklar, Vision 2030’u çöpe mi atacaklar?

NEOM’u, Kızıldeniz projesini, eğlence sektörünü, turizm yatırımlarını durdurup “Haklıymışsınız, olmuyormuş” mu diyecekler?

Vizyon sahibi insanlar krize rağmen devam eder, vizyonsuzlar ise kestirip atar.

Dubai daha önce de kriz gördü.

Pandemi geldi, herkes “Bitti” dedi ama Dubai en hızlı toparlanan şehirlerden biri oldu.

Körfez Krizi oldu, toparlandı, 2009 borç krizi oldu, yine toparlandı.

İşte bu yüzden “Dubai 15 günde çöktü” yazmak gazetecilik değil, magazinciliktir bence.

Ve şimdi geldik dördüncü ve beni en çok ilgilendiren kısma.

Sizi dikkatli düşünmeye davet ediyorum.

Bu “Coğrafya kaderdir, oraya bir şey kuramazsın, kursan da yıkılır” mantığı sadece Dubai’yi hedef almıyor.

Bu mantık, dönüştürülmeye çalışılan her yeri ve her şeyi hedef alıyor.

Biz şu anda Zonguldak’ta bir kent dönüşümü projesi üzerinde çalışıyoruz.

Madencilik tarihiyle, dokunulmamış doğasıyla, sıfır deprem riskiyle, harika iklimiyle, yatırım imkanlarıyla, İstanbul’a ve Ankara’ya yakınlığı ve diğer lojistik avantajlarıyla, müthiş potansiyelli bir şehir Zonguldak.

Eğitimden gastronomiye, turizmden spora, konaklamadan kültüre, bu şehri Türkiye’ye ve dünyaya örnek olacak, taşı toprağı altın bir yer haline getirmek istiyoruz.

Keza Yüksekova’da da benzer bir proje yapmak istiyoruz, başka şehirlerde de.

Ne yapsın Yüksekova’dakiler? “Coğrafyamız böyle” deyip oturup ağlasınlar mı?

Mısır’da şu anda bir MSA kuruyoruz, devamlı Kahire’ye gidip geliyoruz ekip olarak.

Oradaki gelişimi gözlerimle görüyorum.

Mısırlılar yapmasın mı? Kahire’yi geliştirmesinler mi?

Katar yapmış, Abu Dabi yapmış, Riyad yapıyor, yapmasınlar mı?

Herkes kendini toparlamaya, insanını kendince daha iyi yaşatmaya çalışıyor.

Bu coğrafyada bir nane olmaz, öyle mi?

Peki bu mantıkla gidersek nasıl olacak o zaman?

“Zonguldak maden şehridir, maden şehri olarak kalsın.”

“Yüksekova’ya ne yapacaksın ki, orası böyle gelmiş böyle de kalır.”

Bilbao da böyleydi. Essen da böyleydi. Singapur da böyleydi. Dubai da böyleydi.

Sonra birisi geldi ve “Böyle kalmak zorunda değil” dedi ve değiştirdi.

Eleştirmek kolaydır.

Masa başından “Çöktü, bitti, olmaz” yazmak da kolaydır.

Ama çölün ortasına bir şehir kurmak zordur.

Bir maden şehrini bir kültür merkezine dönüştürmek zordur.

Bataklıktan bir dünya finans merkezi çıkartmak zordur.

Ve unutmayın lütfen zor olan her zaman daha değerlidir.

Uğraşanların da kaderi eleştirenlerin hedefi olmak sanırım.

Ne yazık ki asıl bu, böyle gelmiş, böyle gidiyor.

Ama ben Maktum’un tarafındayım.

Kuranların, inşa edenlerin, hayal edenlerin, risk alanların tarafındayım.

“Çöktü” yazanların değil.

Vizyonla kurulan her şey, savaşlardan da, depremlerden de, krizlerden de çok daha güçlü çıkar.

Ve yine söylüyorum…

İnşa etme isteği yıkma isteğinden çok daha güçlüdür.