Savaşlarda kentlerin ve evlerin bombalanmasıyla, insanların toplama kamplarında işkenceler ve kıyımlarla son bulan bir yaşama mecbur edilmeleriyle, ev güven içinde yaşanır bir yer olmaktan çıkmış, kullanılıp, atılacak bir nesneye dönüşmüş durumda. Adorno bunun ne anlama geldiğini belirliyor; ”Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi evimizde hissetmemek ahlakın bir parçasıdır.“
Eşitsizliğin ve adaletsizliğin arttığı, evrensel insani değerlerden uzaklaşıldığı, doğanın hareketli hareketsiz tüm varlıklarıyla tahrip edildiği, fanilik değerini hiçe sayan açgözlülüğün ve tatminsizliğin ağır bastığı bir yerdeyiz.
Savaş ya da yoksulluğun olduğu bir ülkeden kaçıp başka bir devlete sığınanların, sınırları, duvarları zorlarken ölenlerin, sınırlara ulaşıp tecrit kampında tutulanların aslında gidecek başka bir yerleri yok. Değişirken çelişkileri artan, çözülerek parçalanan, suç ortaklığına dayalı bir dünyada yaşıyoruz.
Dünyayı bir cehenneme çeviren bu tabloyu değiştirmek mümkün mü? Sistemin paydaşlarının gücü ve insanın tamamlanmamış bir varlık olması nedeniyle mümkün gözükmüyor. Yine de halkların siyasetten bağımsız olarak silahlardan tamamen arındırılmış, doğaya uyumlu, insan onuruna saygılı yeni bir dünyayı inşa etmek için mücadele etmesi gerekiyor. Dünyadaşlar için bu zemin “küresel kozmopolit demokrasi” hareket noktası olabilir.