Tayyfun Kahraman'a iadeli taahhütlü açık mektup
T

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

Akşam eve dönerken devrilmiş bir çam ağacı çıktı yoluma. Dünkü fırtına güzelim ağacı kökünden sökmüş. Dün burada fırtına vardı, hatta yaşadığım sokağı trafiğe kapattı yetkililer; çünkü çatılardan düşen kiremitler, sökülen ağaçlar ve saçılmış çiviler insana zarar verebilirdi. Pencereden uzun uzun baktım olan bitene, doğanın öfkeli sesini dinledim. Yaşadığımız fırtınayı kasırgadan ayıran şey ne diye düşündüm camdan bakarken.

Dün evden çalıştım Tayyfun bey, bu sabah erkenden ve hatta hava aydınlanmamışken çıktım yola, işe koyuldum. Trene bindim ki artık bildiğiniz üzere ‘Marmaray’ deniyor kendilerine. Bilir misiniz oraları, Florya ne güzel görünür trenin camından. Küçükçekmece ve lagün, tarihi köprü ve Efe Kadri Köşkü; eşkıyaların öyküsü bir yanda çoğalıyor, memleketi için yola çıkıp karanlığı delenlerin öyküleri başka yerde…

Sennur Sezer’in ilk kitabı Gecekondu Küçükçekmece’de yaşarken yayınlanmış, biliyor musunuz? Bir demiryolu işçisinin kızıdır Sennur. 1964 ne güzelmiş onun için kimbilir…

Rus edebiyatı Gogol’ün paltosunun cebinden çıkmış derler hani.. Doğru bulanlara ne diyebiliriz, doğru olanı savunana ne denir? Kim demişse güzel demiş Tayyfun bey, ben de öyle düşünürüm, kendimi Sennur’un Gecekondu’sunda büyüyen bir şair olarak kabul ederim. Sadece ben değil, kuşağımdan nice şair büyümüştür o çamurlu yolların bahçeli lojmanında.

Sennur’un kuşağından Eray Canberk de Sefaköy’de yapmıştır öğretmenliğinin ilk yıllarını. Herkesin aklında bir çamur deryası, herkesin aklında tren, herkesin aklında uzakla ve erişememekle imtihan edilmenin günleri. Hazır yola çıkmışken Çanakkaleli Melahat’in heykelini diktiremediği için hayıflanan şiirimizin keşişi Ece Ayhan’a da bir selam gönderelim. Kendileri fahri hemşehrisi olur Küçükçekmece sakinlerinin.

Susmak kalemdir”. Behçet Necatigil böyle diyor ‘Çoğul’ şiirinde. Sizi eve yoruyorum, eve benzetiyorum sizi. Gün içinde trenden sonra yürümek, sonrasında vapur, tünel, bir çay molası, Taksim ve yine vapur, yine tren…

Susan Sontag okudum bütün gün, Osman Akınhay çevirmiş, Başkalarının Acılarına Bakmak kitabının satırlarında bir şeyler aradım. Memleket yakasını bırakmıyor ki insanın, iki satır kitap okuduğunuzda da çok şey kaçırmış oluyorsunuz. Meriç hanımın sizi hastanede ziyareti sonrası yazdıklarını okudum.

“Tayyfun’un geçirdiği akut MS atağı nedeniyle hastanedeki 8. gününde yüksek doz kortizon yüklemesi tedavisi devam ediyor.

Bugün Tayyfun’a ‘hapisten eve gelecekken hastaneye gelmiş olmanın’ nasıl hissettirdiğini sorduğumda bana ‘Meriç, ben evimizin nasıl bir yer olduğunu unuttum’ diye cevap verdi… Sarıldım kaldım Tayyfun’a..

Allah aşkına, biz bunu neden yaşıyoruz? Neden Anayasa Mahkemesi’nin kararı uygulanmıyor? Tayyfun neden evimizi hatırlayamaz hale geldi? Neden?”

Size bakınca bir Behçet Necatigil şiirinin ev içinde dolanıp duran hallerini görüyorum. Sizi hapsettikleri günden beri muhtelif zamanlarda fotoğraflarınız ve videolarınız yer alıyor haber bültenlerinde. Sizde susmanın kalem olduğu ayrıntıyı görüyorum Tayyfun bey.

İnsan evini özlüyor, insan evini özler. O evin kokusunu, uykusunu, sabahını, çocuğun cıvıltısını, mutfaktaki sarımsak demetinin ya da tavanın asılı durduğu yeri ezber etmek ister. Bütün çekmeceler ezberden nasibini alır. Evden eksilen insanın rüyaları yarımdır daima. Evden gideni bekleyenin uykuları tedirgindir.

Sonra Meriç hanımın hakkınızda yazdıklarını okudum; “Evimizin nasıl bir yer olduğunu unuttum” demişsiniz.

Susmak kalemdir, sesleniyorsunuz, peki–
Nedir bu gürültü, duymuyor muyum?
Beni gene bir yere götürmek istiyorlar
Bilseler bölmeleri—[1]

Bana öyle geliyor ki siz hep evde olmak istersiniz. Her akşam aile yemeği, her sabah siz erken uyanır ve kahvaltı hazırlarsınız, parmaklarınıza bulaşan çilek reçelinin kokusu sarar telaşınızı. Daha okula bırakacaksınız Vera’yı, saçlarını tarayıp tokalarını takacaksınız…

İnsanın kalbi kırılıyor Tayyfun Bey, insanın bir kalbi var ve kırılıyor. Masumiyetini kanıtlamak zorunda kalması bir insanın yaşadığı sürece peşini bırakmıyor. Sonra aniden bir şarkı çıkıyor insanın önüne, olmadık bir cümleyle kesiliyor yolu, bir vapur yolculuğu gibi değil elbet akşam voltaları, karavana nereden bilsin evdeki sadeliği ve sükuneti…

Bir insana evini unutturmak ne büyük ceza Tayyfun Bey. Ev mi dedim, afedersiniz… Bir insanın “Evimizin nasıl bir yer olduğunu unuttum” demesinin şiirini kim yazacak bilmiyorum. Tekmelenmiş madencinin şiirini bile yazamadık daha, hazin ve gülünç durumdayız…

Bundan belki de Behçet Necatigil’e çıkıyor yolumuz. O büyük suskunluğa, kireç badanalı yalnızlığa davet ediyor bizi. Ama Necatigil evin her halini biliyor, yoksulluğunu, Kamuran Şipal ile susmanın anahtarını, gündelik olanın içinde çağlayan sözcükleri, içi daralan insanın zamana sığındığı anları, büyük sözlerden kaçınmanın erdemini, utancı, söylenmeyen alanı ve daha bilmem neler neler…

Akşama doğru Haydar Ergülen’den Ahmet Erhan’a dair anılar istedim. Bakıp gönderecek bana. Fuat Sevimay ile Galata’nın ara sokaklarında dolaşıp sahile indik, Karaköy vapuruna binmeden önce bira içtik iskelede. Mimarlar Odası’nın yanındaki katlı otopark yıkılmış, fiyakalı bir şeyler yapılıyor sağa sola. Sesi yıpranmış balıkçılar o kıyıda ne kadar kalır bilmiyorum. Herkeste bir yetişme telaşı, akşam ve iş çıkışı herkes evine gitmenin adımlarında Tayyfun Bey. Kanepeye uzanıp televizyonun kumandasını avuçlamanın derdinde kimi, kimi boşlukla dolu masalarda telefonun ekranından medet umuyor. Vapur Kadıköy’e yanaştığında eve gelmenin kokusu doldu aklımın odalarına.

Siz orada bir hastane odasında. MS atağında. Siz orada bir hastanede hükümlü koğuşunda, kapısında jandarmanın nöbet tuttuğu odada, anayasanın size verdiği haklardan haberdar olarak ertelenmiş ya da hiç olmamış gibi görmezden gelinmiş bir sarmalda. Kelepçe, ranza, avlu, gardiyan, sayım, görüşçü, mektup gibi artık dışarıda kullanılmayan sözcüklerden örülü hayatınızla beklemenin yetmediği yerde, nasıl anımsayabilirisiniz ki evinizi?

Tayyfun Bey aklınızda mı, Cemal Süreya 9 Ocak 1990’da İstanbul’da hayata veda etti. Yazı boyunca elimizden tuttu, yol gösterdi Behçet Necatigil. Ama peki şiirlerini nereye yazardı? Bakın ne demiş bu konuda Cemal Süreya:

Bir kapı mı açılıyor
Hemen menteşeye kayardı gözleri
Küçük ev aletleri kerpeten mengene
giderek onda alışkanlık yarattı

                            -Nereye mi yazardı dizelerini
                            İlaç kutularının üstüne yazardı[2]

Üstünüze alır mısınız bilmem, üstünüze almalı mısınız kim ne diyebilir? Orası bir kamusal alan. Şairin adından düşen bir ‘y’ harfi var nihayet. Nasıl ki şiir yazanın değil ihtiyacı olanınsa, şairin bahiste kaybettiği ya da adından eksilttiği ‘y’ harfi de hayata dair. Ben onu size yakıştırdım. Birgün Yalnız olmak gibi, Yozgat’ta olma gibi, Yalın kılıç dövüşmek gibi, Tayyfun Kahraman olmak gibi neden olmasın?

Ne hazin zamanlardan geçiyoruz. Biz zaten barışıktık efendim, ama devlet barışmak istediğini iddia ediyor. İyiler ve kötüler her yerde ayrışıyor Tayyfun bey. Çocuk büyümelerini unuttuğumuz yerde gülünç olduğumuz muhakkak. Yine de uzun uzun ve susku dolu sevmenin adımlarını içimizde saklayalım. En azından özgürlüğün geldiği güne kadar, bize ölümü yasaklayan mendebur şaire saygımızdan, çocukların ve memleketin geleceği için direnmeye devam edelim.

Bir kırıldık daha da kırılırız
Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza[3]


[1] Behçet Necatigil, İki Başına Yürümek, -Burhan Uygur’un Resimleriyle, YKY özel Baskı 2016, sf 41

[2] Cemal Süreya, Bir Kırlangıcın Daha Var, Seçme Şiirler,Can Yayınları, 1. Basım Temmuz022, sf 73

[3] Cemal Süreya,Beni Öp Sonra Doğur Beni, Can Yayınları, 5. Basım ağustos 2020, sf. 57