Yılbaşı gecesi, sanki bir sayı değişince, içerideki ağırlık da yer değiştiriyor gibi olur.
Oysa çoğumuz için 31 Aralık, “Bitti” duygusunu üretmek üzere kurulmuş bir sahnedir.
Bittiği için değil, bitmiş gibi hissetmeye ihtiyacımız olduğu için. Geri sayımın o çocuksu heyecanı, bir dakika boyunca milyonlarca insanı aynı ritme sokar.
Sonra 00:01 gelir: Ne mucize olur ne felaket. Sadece hayat, kaldığı yerden devam eder. Ama tam da bu yüzden ritüel işe yarar; zamanı yenmez, yalnızca zamanın altında ezilmemize kısa bir ara verir.
90’ların sonuna doğru, yılbaşı gecesi bir sahil kasabasındaydım. Sahilde deniz onlarca metre geri çekilmişti ve her yer karla kaplanmıştı. Şair bir arkadaşımla çekilen denizin içine masa kurmuş, ateş yakmıştık.
Yeni yıla şiirler okuyarak girmiştik. Turgut Uyar, ‘Denizin Yanları’ şiirinde “Nerde geçerse geçsin bir yılbaşı yolculuğu / sonu hüzündür durmadan” diye yazmıştı. Biz de hüzünlüydük, yaslarımızla baş başa. Ama kar ve denizle kuşatılmış bir haldeyken neşeliydik de…
‘Neşeli yas’ın mümkün olduğunu düşünürüm. Yasın acısını inkâr etmeden, ama acının tek duygu haline gelmesine de teslim olmadan yaşanabileceğine inanıyorum.
Freud’un ‘yası çalışmak’ dediği şey sadece ‘unutmak’ değil, içsel temsili yeniden kurarak kaybın ruhsallığa yerleşmesidir.
Neşe bir kaçıştan ziyade, kaybın yanında kalan hayatla yeniden temas kurmak anlamına gelir. Ama tabii, neşe ile yas arasında ince bir çizgi de var.
Neşe, acıyı susturuyorsa savunma mekanizması gibi çalışır. Çılgıncasına eğlenmek, içerideki acıyı bastırıp yok etme amacını taşır.