Yeni bir çözüm sürecinin yürürlükte olduğu bugünlerde kayda değer bir provokasyon olmasa şaşardım. Çok bekletmedi, Leyla Zana’ya yönelik provokasyon çıktı geldi, iki hedef birden açığa vurarak: 1) Kürt özgürlük mücadelesinin kadın boyutu; 2) Sürecin en çok tartışılan konularından biri olarak anadili meselesi. Leyla Zana milletvekili seçildiğinde TBMM’de yemin ederken kendi anadiline sahip çıkan jestiyle tanınmıştı (1991).
Devlet ‘anadili’ teriminin bilimsel anlamını onyıllar boyu yok saymış, ‘başlıca dil’ diye yanlış anlaşılmasının yolunu açık tutmuştu. Şimdi isim vermeyeyim ama çoğu ünlü dilbilimci bu politika nedeniyle onyıllarca ülkemizdeki tek anadili Türkçeymiş gibi yazıp çizdiği için, terimi bugün hâlâ böyle anlayanlara rastlanması çok da şaşırtıcı sayılmamalı. Ne de olsa kimse Giordano Bruno, Nâzım ya da Barış Akademisyenleri gibi tarihin haklı çıkardıklarından olmak zorunda değil. Herkesin çoluğu çocuğu var…
Öyle görünüyor ki söz konusu baskıcı dil politikasının temelinde, hızlandırılmış sanayileşmeye dayalı bir modern toplum olma stratejisi yatmaktadır. Kapitalist sanayi toplumlarında her şey gibi dil de standartlaştırılmaya ve ortaklaştırılmaya yönelir, hem ülke bazında hem küresel bazda. Bazen rızaya dayalı olarak, bazense tepenize vura vura.