
Paul (Benjamin Osterlund), Güngören Köyiçi için ‘Little Antep’ (Küçük Antep) demişti substack.com’daki bloğu Flanör‘de. culinarybackstreets.com’da da, X’te de ara ara okuyorum Güngören Köyiçi’ndeki yeme-içme mekânlarıyla ilgili yazdıklarını.
Paul, Amerikalı. New Mexico’nun içinden. Meyhane arkadaşım. 15 yılı aşkın zamandır Türkiye’de, özellikle İstanbul’da gazetecilik yapıyor. Sokak lezzetleri ondan sorulur. İtiraf ediyorum, kendi çapımda lezzet peşinde koşsam da bugüne kadar hiç gitmemiştim Köyiçi’ne. Haksız da sayılmam, lezzet vaat eden o kadar dükkân arasında bir tane bile meyhane yok. Neyse ki yakınlarında varmış…

Saat 13:00 gibi İncirli’deki avukatlık bürosundaydım. İşten ayrılan bir arkadaşımızla mutabakatımızı arabulucu bir hukuk bürosunda yapacağız. Sevimsiz işler. Yıllarca birlikte çalıştık. Neyse, hak edişler filan belirlendi, iki taraf da rızasıyla imzaladı. İş arkadaşım çıktıktan sonra, “Hadi” dedim avukatımıza, “Rakı içelim.” Ayrılıkların da ilacı.
Tuna Restaurant vardı listemde. Güngören Köyiçi’ne yakın. Önce Köyiçi’ni turladık. Paul’ün yazdığı kadar varmış, ayrıca gelmek lazım. Meyhane, İnönü Caddesi ile Orhan Caddesi’nin köşesindeki bir apartmanın altında. 121 numarada.

Girdiğimizde, üç ayrı masada birer kişi bira içiyordu. Bizi karşılayan garsona “Bugün maç var mı?” diye sorduk önce. Hafta başı ama bu maç işlerine aklım ermiyor, sanki, her gün her saat olabilirmiş gibi geliyor. Neyse ki yokmuş. Girişte, “Maç yayını 150 TL” yazıyordu, en azından 300 liramız ziyan olmayacak. Rakı içeceğimizi söyleyince garson, “Zaten maç parasını herkesten almıyoruz” dedi.

Girişte, sağdan ikinci masaya oturduk. Bu sırada dörder kişilik sekiz masa var. Sol tarafta da bodrum kata inen merdivenleri geçince dört masa, sonra meze dolabı ve arkasında içki dolapları, tuvalet, sonra iki üç masa daha… Bodrum katta bir salon varmış, gerektiğinde kullanılıyor. Mutfak da burada.
Duvar ve tavan boyaları altın yaldızlı, dekoratif efektler verilmiş. Sonradan öğrendik, eskiden burası ‘bayanlı mekân’mış.
Girişin üstü ve salonun sonunda birer, ortada sırt sırta vermiş iki ekran var. Ortadakilerden birinde ve giriştekinde at yarışı var. Müzik duyulmuyor bile, kimsenin taktığı da yok.

Arkadaşım prensip sahibi, “Sadece iki duble içerim” dedi. Bu hesapla bir 50’lik bize yeter. Klasik olan yokmuş, o zaman altın renkli olan. Kadehten bir yorgunluk yudumunu alıp öyle gittim meze dolabı başına. Patlıcan ezme, karışık turşu, Arnavut ciğer, atom, acılı ezme, kuru cacık, pancar. Yarımşar… Artık muhabbete koyulabiliriz.

“Avukatımız” dediğime bakmayın, hukukumuz çok eski. Özkan (Köylüoğlu), iş hukuku konusunda uzman, üniversite yıllarımdan beri arkadaşım. İkimiz de bir yandan okur, bir yandan gazetecilik yapardık. Ben, Cumhuriyet’te muhabirken, Özkan bir sol hareketin dergisi Mücadele’de gazeteciydi. Sempatizanı olduğu örgütün PR’ını (public relations) da yapıyordu. O zamanlar bugünkü gibi ‘piar’ denmez, dümdüz ‘halkla ilişkiler’ denirdi.
Şimdi, bu piar şirketleri şöyle çalışır; temsil ettiği marka, şirket, lobi vs. için gazetecilere (artık daha çok influencer’lara) hediyeler dağıtır, onları gezilere götürüp pahalı yerlerde ağırlar, kısaca hayatını yaşatır. Özkan’da nerdeee. Varsa yoksa korsan gösterileri, örgüt eylemlerini, bildirilerini haber ederdi bize. Bazen cop olurdu hediyemiz.
Biz onu hep basın-yayın’da öğrenci sanırdık. Meğer o, aşık olduğu kadın uğruna basın-yayın’dan çıkmaz, ama bir yandan da hukuk okurmuş. Olaylar İstanbul Üniversitesi’nde geçiyor bu arada. Edebiyat fakültesinde sosyoloji tahsil ediyordum, hadi benim giderim var.
Ya basın-yayınlı ‘Aşk Doktoru‘muz Mehmet Coşkundeniz’e ne demeli? Özkan’ı üst sınıf öğrencisi sanıyormuş da okul bittikten yıllar sonra öğrenmiş gerçeği. Madem dedikodusu dönüyor, aradık onu da.

Mezelerimiz geldi. Şikayetçi değiliz. Mekânın sahibi beyefendi, diğer masalar gibi bize de “Hoş geldiniz” dedi, bu fırsatla tanıştık.
Nurettin bey (Bozkurt, 57), Tunceli Hozat’tan. Burada da andık Hasan’ı (Saltık, 1964-2021). 1980’de göçmüşler Güngören’e. Bol Kepçe’de bulaşıkçı olarak başlamış mesleğe. 30 yıl önce de burayı devralmış.
“Bizden önce en az bir 10 yılı daha var. Aydınlar Restaurant idi. Biz aldığımızda bayanlı bir mekândı, biz o işleri kaldırdık, kendi işimizi yaptık. Meze, rakı sattık.”
İşler nasıl peki?
“İşimiz hep iyi. Kemikleşmiş müşterimiz var.”
Ağzından bal damlıyor. İşinden şikâyet etmeyen az meyhaneciyle karşılaşıyorum son zamanlarda. Maalesef.
“Mahalleli geliyor. Herkesin kendi evi var. Çoğu emekli, kira gelirleri var. Esnaf da gelir.”

Hava kararmadan dükkân dolmaya başladı zaten. Tam zamanında yakalamışız Nurettin beyi.
Kalabalıklaştıkça havalandırma biraz yetersiz kaldı.
İçeri giren uzun, beyaz sakallı beyefendi tanıdık geldi. Buraları hiç bilmem, bu çevreden tanığım da yoktur oysa. Hiç öyle başkasıyla karıştırılacak tiplerden de değil. “Nereden?.. Nereden?..” Sonradan ışık yandı. Daha önce gittiğim Paşam’da karşılaşmıştık. Bağlantıyı kurdum ya, Özkan’dan izin isteyip eski bir arkadaşımı bulmuşçasına kadehimi alıp oturdum masasına.
Sinan bey (Turan, 67), aslen Trabzonlu. 1968’den beri Güngören’de, 1980 yılından beri de akşamcı. Paşam da aynı cadde üstünde, bilemediniz 7-8 yüz metre mesafede imiş meğer, farkında değilim. Sahibi Hasan bey, Paşam’ı bir işletmeciye kiralayınca Sinan bey de buraya dönmüş. Dönmüş diyorum, çünkü 1992’de burayı o işletmiş.
“‘Çardak Restaurant’tı adı. Benden önce de iki üç yılı var. Karı kız olayı vardı, baktım o iş bana göre değil, bıraktım.”
Buralardaki yaygın tabirle ‘bayanlı’ olduğu için. Konsomasyonda kadınlar çalıştığı için. Yav daha nasıl anlatayım, pavyonmuş işte…

Hazır salonun sonuna gelmişken tuvalete uğradım. İki pisuvar, bir alaturka kabin. Temiz. Kadın tuvaleti yok ama.
Ana yemek olarak et sote önerdiler, kabulümüz. Toprak kapta geldi. Etler yumuşak, suyu da ekmek bandırmalık.

Garsonumuz Cengiz bey (Karakuş, 50) mesleğin eskilerinden, Maraşlı. 30 yıldan fazla olmuş meslekte, son 3,5 yıldır da burada. Paşam’da da çalışmış.
Diğer garson Orhan bey (Yasak, 53), Aksaray Irmak Müzikhol’de başladığı meslekte 35 yılı devirmiş. Diyarbakırlı. 24 yıldır burada, Nurettin beyle çalışıyormuş.
Ekiple fotoğraf çektirirken müşterilerden biri teklifsiz girdi fotoğrafa. Şahin bey (Emre, 57), Malatyalı. 40 yıllık Güngörenli. Tekstil işinden inşaat işine geçiş yapmış. 25 yıllık müdavim, hemen her gün geliyor. Dikkatimi çekmişti, at yarışı ekranıyla sadece o ilgiliydi. İkili oynarmış. Altılı’nın uzun heyecanındansa ikilinin çabuk sonuçlanması tercih nedeni:
“Bu kalp bana lazım. Az önce ikiliye 8 bin lira yatırdım, yattı. Moralimi bozmam. Her koşuda ayrı heyecan yaşıyorum. Allah sağlık versin, para gelip geçici.”

At yarışı işini çözüp bir gün ben de heyecan yaşasam. Ama nerdee. Hâlâ ilk günkü gibi, beynim pırıl pırıl at yarışına karşı. Tek bir bilgi kırıntısı girmedi. Ben de bıraktım o işleri, karışmıyorum artık.
Dükkânda boş masa kalmadı. Erken gelmenin avantajı, çok geç olmadan yükümüzü aldık. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarım gelmiş, kendi dükkânıma uğrayacağım daha.

Hesabımız 2 bin 900 lira. Bira 140, 35’lik bin 50, mezeler 150, Arnavut ciğeri 350, et sote 500 lira. Ramazan ve kandillerde kapalı, onun dışında 12:00-01:00 saatlerinde servis veriyor.
Kabataş-Bağcılar tramvayının Soğanlı durağı yakında. Eminönü’nde inip Alibeyköy tramvayıyla bizim dükkâna yetiştim. Temiz bir sayfa açtım orada da.
