Suriye, çok kanlı ve korkunç bir çöküşün sınırlarına dayanmış durumda. 14 yıl süren, ülkeyi harap eden ve en az yarım milyon insanın canına mal olan bir savaştan daha kötüsü de mi var? Evet, var.
Savaş döneminde çatışmalara yüzlerce silahlı grup dahil olsa da az çok çatışma hatları belliydi, kimin kiminle savaştığı anlaşılabiliyordu, güvenli sayılan yollar ve bölgeler her zaman olurdu, kamu kurumları ite kaka da olsa açıktı, maaşlar bir haftalık mutfak masrafını karşılayamayacak kadar düşmüştü ancak yine de her haneye para giriyordu.
Suriye’de artık bu ağır şartların bile arandığı ölüm-kaçırılma-bir yerlerde infaz edilme riskinin herkesin kapısına dayandığı, insanların ekmek dahi bulamadığı korkunç bir dönem hakim.
8 Aralık’ta Esad yönetiminin devrilmesinin ardından “En azından savaş bitti” düşüncesiyle oluşan sükunet dağılalı çok oldu. Siz bakmayın Suriye’de bir devlet varmış gibi yapılan açıklamalara.
Devlet yok, devlet kurumları yok, ordu ya da polis gücü dedikleri de birkaç haftalık eğitimlerle sahaya gönderilen az sayıda insan, ki bunların bağlı oldukları bir kurum içi sorumluluk, görev, hesap verme mekanizması da yok. Suriye’de Ahmed Eş Şara’nın kendisi dahil yönetim koltuğuna oturanların tamamı geçici.
Eş Şara’nın kendisinin bile can güvenliğinin olmadığı, İslam devleti kurmak isteyeninden “Savaş bitti, hani bizim payımız” diye hesap soranına kadar on binlerce silahlı adamın bütün Suriye’yi domine ettiği aşikar. Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar, Kürtler, ılımlı Sünniler; ülkede can korkusu, her an bir yağma saldırısına maruz kalma tedirginliği hakim.