Bir de 13 için 'uğursuz sayı' derler…
B

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

7 Haziran 2015 seçimi, Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimiydi. ‘Efendim hep aynı şey söyleniyor’, ‘Aman bıktık bu önemli seçimlerden’, ‘Allah aşkına kritik olmayan seçim mi var?’ vs…

Türkiye ‘hayati seçimler’ ülkesidir, doğru. Çünkü anti demokratik memleketlerde seçimler, yurttaşın günlük yaşamı ve geleceği üzerinde doğrudan belirleyicidir.

Ancak bu seçim, ne Lozan’ı onaylayacak meclisi belirleyen 1923 seçimiyle, ne muhalefeti tasfiye eden 1927 seçimiyle, ne DP’yi iktidara taşıyan 1950 seçimiyle, ne AP’nin çok güç bir seçim sisteminde yüzde 50’yi aşıp iktidar olduğu 1965 seçimiyle, ne Ecevit’in yüzde 40’ın üzerinde oy aldığı 1977 seçimiyle, ne 1980 darbesi sonrası 1983 seçimiyle, ne AKP’nin geçerli oyların ‘yaklaşık yarısı çöpe gittiği için tek başına iktidar olabildiği’ 2002 seçimiyle karşılaştırılabilir.

Rezil bir süreçti

Türkiye’de ilk kez, seçmenin yarısından fazlası, ‘ertesi gün’ başına ne geleceğini bilemez halde gitti sandığa. İlk kez böyle bir seçim propaganda süreci yaşandı. 1946 seçimleriyle karşılaştırılabilecek ölçüde ve hatta belli açılardan daha da rezil bir süreçti bu.

Seçim sonrası oy oranları üzerine ‘Vatandaş ne demek istedi?’ klişe sohbetleri yapılırken, herkes önündeki sayılara bakar. Bir gün öncesi genellikle unutulur. Oysa o sayılar, ‘belli bir biçimde’ oluşturulmuş sistemin ürünüdür.

Türkiye’nin 6 Haziran’ında ülkedeki hemen tüm kurumlar, tek bir amaca odaklanmış haldeydi.

Memleketin yarısından fazlası, Diyarbakır’da patlayan bomba, ölen ve sakat yurttaş haberini, gazetelerinde okuyamadı. TV’lerinde seyredemedi.

Bizlerin vergisiyle ayakta kalan, başta TRT olmak üzere kamu kurumları, bir partinin emrine verildi.

Müteahhit partisinin tüm hesaplarını alt üst etme olasılığı bulunan HDP’nin barajı geçmemesi için her şey yapıldı. Hemen her yerde saldırıya uğradılar. Mensupları öldürüldü. Yakıldı. Bombalandı. Polis, eş genel başkanının evini bastı. Elbette yanlışlıkla!

Reis, başta HDP olmak üzere muhalefet partilerine açık tavır aldı; demediğini bırakmadı. Türkiye’nin anayasası, hukuku, teamülleri fiilen ortadan kaldırıldı.

Eğer HDP barajı aşamasıydı, bu fiili durum hukuksallaşacaktı. Ve sonu belirsiz, çok çileli bir rejim bunalımına sürüklenecektik. Demem o ki, bu işin hiç ama hiç şakası yoktu.

Birileri höt zöt seviyor diye…

Ama olmadı. Bıkıp usanmadan yinelemekte yarar gördüğüm, ‘ucuz bir memleket olmadığımız’ gerçeği, bir kez daha anlaşıldı. Kabul, çok zahmetli bir yer burası. Buna mukabil 200 yıllık Batılılaşma, demokratikleşme macerası, birileri höt zöt seviyor diye bitmiyor işte.

Türkiye, son iki asırdır çağdaşlarını izlemeye çalıştı. Yine izleyecektir. Tüm Batı demokrasileri yurttaşın yönetime katılabileceği farklı yöntemler geliştirmeye çalışırken, yerel yönetimleri güçlendirirken, Türkiye’nin böyle bir merkezi yapıyla nefes alma olasılığı yok.

On yıllar öncesinde yaşamıyoruz. Yalnızca iki yıl önce, milyonlarca genç insan TOMA karşısına çıktı. Şiddete başvurmadan protesto hakkını kullandı. On binlerce yurttaş Boğaz Köprüsünü ‘yürüyerek’ geçti. 80 ilde gösteri yapıldı. Yüz binlerce yurttaş, semtlerindeki parklarda toplanıp dertleşti, tepki gösterdi, şikâyet etti. Park forumları, olabilecek en heyecan verici gelişmelerden biriydi. İnsan gibi yaşama, ciddiye alınma, sesini duyurabilme talebiydi.

Yerelin güçlendirilmesi dediğimiz de bu değil midir? Taksim’de bir parkta, hemen her görüşten insan bir araya gelip kısa süreli ‘komün’ deneyimi yaşadı. Biri namaz kıldırırken, solcu çocuk megafonu tutuyordu. HDP’li bir genç, Atatürk resimli bayrağı taşıyan diğer gence yardım ediyordu. Herkes oradaydı.

Müesses nizam pek anlamadı, ne tepki vereceğini bilemedi Gezi’ye. Kafası karıştı. Baktıkları her yerde bina gören müteahhit partisinin anlama olasılığı, zaten yoktu. Bunlar ormana bakınca villa, dereye bakınca HES, bozkıra bakınca duble yok, buluta bakınca tayyare firması görür. Her neyse…

Gezi, ‘Bana insan muamelesi yapacaksın çünkü ben insanım’ ve ‘Senin ya da bir başkasının direktifleriyle yaşamak istemiyorum’ diyen bir hareketti. İnsan gibi yaşamak isteyenlerin kimisi öldürüldü, sakat bırakıldı.

Gezi dersleri

HDP ve CHP Gezi’den bazı sonuçlar çıkardılar. CHP’nin önseçim yapması çok önemliydi. Bundan böyle iktidara talip partilerin seçmeni, şu ya da bu ölçüde önseçim talep edecektir.

Kürt siyaseti de dönüşümü, ortalama yurttaşın ve tabii gençlerin, kadınların yönelimlerini fark etti. Elini batıya uzattı. Savundukları yönetim biçimi için batının da doğu kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştı.

Hiç kuşkusuz Demirtaş’ın liderlik ve ikna yetenekleri, HDP’nin büyük şansı oldu. Kobani sonrası Güneydoğu’da havanın değişmesi, CHP seçmeninin bir kısmının ‘haklı/makul’ çağrıya ‘doğru’ yanıtı vermesi, Kılıçdaroğlu’nun yürüttüğü ‘centilmen’ ve ‘akıllıca’ propaganda süreci, AKP ile baş başa kalmak istemeyen seçmenin desteği, HDP’nin son derece ağır başlı, olgun, tüm saldırılara karşın ‘sakin’ tavrı, seçim beyannamesinin sol dili ve kapsayıcılığı, şu bu…

Baraj hepsinin üzerine çöktü

Tümü bir araya geldi ve sonuç ortada. 12 Eylül faşizminin ahlaksız barajı yerle yeksan oldu. Baraj, 32 yıldır kendisine sahip çıkan ne kadar üçkâğıtçı varsa, hepsinin üzerine çöktü.

Artık o çöken barajın altındalar. Nefes almakta zorlanacaklar. Telaş duygusu yaşayacaklar.

Dalkavukları yavaş yavaş dümen kırmanın yollarını arayacak. Parti içi muhalefet doğacak, görünür hale gelecek. Başka parti kurma çalışmaları başlayacak.

İktidar olmadan evinin yolunu bulmaktan aciz asalak iş adamlarının, müteahhitlerin, orta boy sermayedarın kafası karışmaya başlayacak. Uzun süredir doğru dürüst tayin dahi yapılamayan bürokraside taşlar, azar azar yerinden oynayacak.

Rektörler ‘hoşa gidecek’ soruşturma açmadan önce, bir kez daha düşünecek. Dalkavuk yazar çizer, el etek öperken göz ucuyla çevresine bakacak, ‘Gören var mıdır?’ endişesiyle.

İş herifleri, ilan-ı aşk ederken duraksayacak; hatta belki de gönülleri başkasına kayıverecek, ‘ihale’ sadakatsizliğiyle! Kim bilir daha neler olacak?

Hükümeti kim kuracak? Koalisyonda hangi partiler olacak? Kim kime destek verecek? Erken seçim olacak mı?

Daha ne olsun?

Eh vallahi bunları da devlet ricali düşünsün, o maaşları boşuna mı alıyorlar! Daha çok gevezelik ederiz nasıl olsa. Şu an ‘biz’ler için önemli olan, memleketin direkten dönmüş olması. Bundan sonrası, her açıdan son derece çileli bir süreç olacak hiç kuşkusuz.

Buna mukabil, o çileyi ‘tek parti’yle çekmek de vardı. Bugün, sevdiğim herkesin yüzü gülüyor. Mide bulandırıcı bulduklarım ise efkârlı ve somurtkan. Daha ne olsun.

Demek ki 13, uğursuz bir sayı değilmiş…