Uzun masanın etrafında oturmuş kahvaltı ediyoruz. Sakiniz. Sanki hiç işçi öldürülmemiş memlekette, yangına kibrit çakılmamış, şairleri yakılmamış gibi bir sakinlik var üstümüzde.
Bir grup şair bir arada, sabahı karşılayıp akşama hazırlanıyoruz. Görmemişiz birbirimizi uzun zamandır, özlemin sözcükleriyle konuşuyoruz…
Güneşli bahçede oturup dağların göğe yükselişine hayret ediyoruz. Bir ara gözüm mekânın duvarındaki şiire ilişiyor. Daha doğrusu önce Cemal Süreya imzasını görüyorum, sonra da dizeleri okuyorum…
Açık çay içerdi hep.
Demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş.
Öyle derdi hep…
İki çay söylemiştik orada, biri açık.
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni

Güz Bitiği kitabını okumuş insanlarız nihayet, Cemal Süreya’nın ‘Keşke yalnız bunun için sevseydim seni’ diye bir dizesinin olduğunu bilmeyen yok aramızda, ama bu ‘açık çay içerdi hep’ meselesi hiçbirimize tanıdık gelmiyor.
Duvardaki şiirin son iki dizesi hariç ilk üç dizesinin Cemal Süreya’ya ait olmadığına emindik. Öyle ya biz emin olabiliriz ama dizeler duvarda duruyor işte. Yağlı boya ve italik olarak alt alta sıralanmış halde kamuya açık vaziyette…
Aramızdaki konuşmaya yan masadan bir tanık itirazı geldi. “Hayır” dedi yan masadan bir beyefendi, “o dizeler Cemal Süreya’ya ait, ben okudum.” Orada bir durmak lazım, “duydum” dese bir yere kadar ama “okudum” diyor. El birliğiyle nerede okuduğunu sorduk, mahcubuz nihayet. “İnternette okudum” dedi, “bu şiir olduğu gibi internette var”.
“Kitabında okudum” dese katlanacağız mecburen. Hangi kitabı, diye soracağız, birbirimize bakıp bilmediğimiz için ayıplayacağız kendimizi.
Eve gelip açtım Güz Bitiği’ni zaten hepsi 20 şiirden mürekkep kitapta bir şarkı ve 16 dize var. 20 şiirin sonu da ‘Keşke yalnız bunun için sevseydim seni‘ dizesiyle bitiyor. Doğru noktalamalarıyla, ‘Mutsuzluk Gülümseyerek‘ başlıklı şiirinde öyle açık ve demli çaylardan bahsetmiyor Cemal Süreya, sonunda da şöyle diyor:
‘İki çay söylemiştik orada, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.‘
Kuşkusuz dijital platformlar yazınsal içeriklerin okuyucuya ulaşmasında en kısa yol ve büyük bir olanak. Matbuat ve yayıncılık geleneğinin dışında kalan ya da kalmayı tercih eden yazarlar ya da yazı amatörleri sosyal medyada kendi alanlarını açıp içeriklerini paylaşabiliyor. Bu durum elitist edebiyat ortamını kırıyor elbette, çeşitliliği ve çok sesliliği sağlıyor. Üretilen içeriğin estetik birikimi üzerine bir şeylere dikkat çekmek niyetinden ziyade doğruluğu üzerine kelam etmek niyetindeyim.
Bir grup insan ‘Cemal Süreya’ya ait olmayan dizeler‘ başlığı açarak dijital sözlüklerde bir yanlışı düzeltmenin yollarında çırpınıyor. Hoşumuza giden nice ‘güzel söylenmiş söz‘ün bir şiir dizesi olarak karşımıza çıkması, bir şaire mal edilmesi, yanlış ya da eksik söylenmesi, tahrif edilmesi, günümüzde sıradanlaşarak çoğaldı maalesef.

Bu yanlış söylemden, tahrifattan ve aktarımdan en çok nasibini Can Yücel ve Cemal Süreya’nın aldığına kuşku yok. Bu iki şaire ait olmayan onlarca ve hatta belki yüzlerce kalıp-cümle-dizenin altında imzalarını görmek artık bir yerde katlanılmaz hale geldi, geliyor, gelir.

Kaç Pir Sultan var?
Pir Sultan, Pir Sultan’ım Haydar, Abdal Pir Sultan, Pir Sultan Abdal (I), Pir Sultan Abdal (Il), Pir Sultan Abdal (III), Pir Sultan Abdal (IV), ikinci Pir Sultan… Acaba, hepimizin bildiği, Sivas’ta asılan ünlü şair bunlardan hangisi?
Asım Bezirci de şaşırıyor bu işe ve Pir Sultan kitabında bu soruya açıklık getiriyor: “Doğrusunu söyleyeyim, şimdiye değin bir tek Pir Sultan Abdal olduğunu biliyordum: Hızır Paşa’nın astırdığı büyük halk şairi. Meğerse aynı adı taşıyan altı şair daha varmış! Pir Sultan üstüne çalışmaya başlayınca öğrendim bunu.”
Zariç mi Zarifoğlu mu?

Şimdinin meselesi değil bu, cönklerden günümüze gelen bir aktarım.
Her şair kadar ben de bu karmaşadan payıma düşeni alıyorum elbette. Mayıs 2001’de yayımlanan Keşke Hiç… kitabımın girişindeki ‘Önsöz‘ şiiri:
Çalıntı zamanlarda
Kıt buluşmalarımız
Kavuşmalarımız topal
Ayrılıklarımız koşaradım!..
Bu şiirim, rahatsız edici sözcüklerine özeleştirilerim saklı kalmakla beraber, uzun zamandır Cahit Zarifoğlu adına neredeyse tescillendi. Onun imzasıyla paylaşılıyor sosyal mecralarda. Hayat işte… Bir söyleşide yanımda kitap olmasa ve bu dizelerin bana ait olduğunu söylesem, ‘yalancı ve hırsız’ konumuna düşebilirim. Kim ve neden bu şiirimin dizelerini Cahit Zarifoğlu adına paylaştı, hiçbir fikrim yok. Ben cahilliğimden ‘koşaradım’ yazmışım. Bir yanlışı devam ettirirken hiç değilse doğrusunu yazmışlar, ‘koşar adım‘, teşekkür etmek mi lazım, emin değilim..
Yazdıklarını bilmiyorsun araştır

Durum bununla kalmıyor, kendi adına kendini savunmak ve bir yanlışı onarmak da pek olası değil. Sosyal medya kullanıcısı bir kişi, Ataol Behramoğlu’nun imzasıyla bir içerik yayımlıyor. Bunu gören Ataol Behramoğlu “Benim böyle bir sözüm yok” diye itiraz ediyor ama ona da itiraz geliyor. “Hayır var araştırmanızı öneririm” diyor şaire. Ataol Behramoğlu, adına atfedilen bir yanlışı düzeltmeye çalışırken, sosyal medyada başına bunların geleceğini nereden bilsin?
En azından şairlerin kitapları elimizde var da doğrusunu yanlışını bakarak bulabiliyoruz ya da kendileri doğru ve yanlışı ifade ederek düzletme girişiminde bulunabiliyor. Mevlana ya da Karacaoğlan gibi şairlerin artık ne durumda olduğunu siz düşünün. Birilerinin yanlışları düzeltmek için adanmış olması gerekir ama işte internete giren yanlış orada o sürüncemede kalıyor ve birileri de o sürüncemeye kapılıp araştırmaya bile gerek görmeden o yanlışı doğru kabul ediyor.
O adanmış kişilerden biri Semih Çelenk. Araştırmakla kalmamış, ‘İşte, paylaşılmaması gereken 50 sahte Can Yücel şiiri‘ başlığı atarak bir de yazı yazmış. Meraklısı için buraya bırakıyorum.
Kim kimin mezarı

Bir yanlışlık da Nilgün Marmara adına kayıtlı durumda, neyse ki bu kayıt biraz olsun değiştirilmiş ve asıl şairine iade edilmiş gibi görünüyor. Zaten Nilgün Marmara’nın Daktiloya Çekilmiş Şiirler kitabı okunduğunda görüleceği üzere aşağıdaki dizeler kendisine ait değil. Oysaki dergilere kapak oldu bu dizeler, filmlerde seslendirildi, biri de kalkıp Nilgün Marmara’nın şiirlerini okuma zahmetine katlanmadı üstelik.
Maskelerinizi kuşanıp yalanlarızı çoğaltın.
Hepiniz mezarısınız kendinizin…
Bu dizeler Serdar Aydın’ın Nilgün Marmara Fragamanlar ve Metinler kitabında yer almaktadır. İzlek Yayınları’nda Mart 1997 yılında yayımlanan kitapta Serdar Aydın yazmıştır ve doğrusu aşağıdaki gibidir. Sayfa 105’ten aktarıyorum:
bütün yalnızlıkların ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin…
Sonuç niyetine
Edebiyat geçmişle gelecek arasında bir köprü olarak hayatımıza dokunurken elbette dijitalleşmenin olanaklarını da kullanacağız. Hem kültürel mirasımızı koruyacak hem de yazınsal üretimi çeşitlendireceğiz. Önümüzdeki zaman dijital platformlarda edebiyatın nasıl sürdürülmesi gerektiği üzerine daha çok konuşacağımız günlere davet ediyor bizi.
Dilerim o zamana kadar yanlışların hüküm sürdüğü, doğrunun yerini yanlışın aldığı bir sarmalın içine girmemiş oluruz.