Sina Akyol için şırılşenlik Yozgat sürgünü
S

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

1981’in kasımında TRT’de yardımcı prodüktör olarak çalışan Sina Akyol, hafta içi rutini olduğu üzere sabah kalkıp işe gitti. Sabahlardan bir sabahtı ve Ankara soğuktu. Odasına girdiğinde, biraz sıcaklamış gibi olan Sina, masasında sarı bir zarf gördü.

Adına gönderilmiş sarı zarfı görüp de açmamak olmaz. Devlet boşuna sarı zarf göndermez; öyle şırılşenlik cümleler de kurmaz sarı zarfın içindeki sözcüklerle. Sarı zarf demek tebligat demektir. Ne yapsaydı devlet, masasına koymak yerine muhtara mı bıraksaydı?

Mektubun altında Bülent Ulusu imzası vardı, darbeci generallerin ‘sevimli’ başbakanı Sina’ya mektup yazmış. Önce bir sevinesi geliyor insanın. Devletin memurusun ve başbakan sana mektup gönderiyor, çok ışıltılı görünmüyor mu?

‘Üzgünüm’ Şiiri

Keşke çiçek tozları dökebilseydim ülkeme
Mümkün değil; katırtırnaklarından
geçilmiyor ortalık.

Bunu böyle yazdım diye
elbet üzgünüm.

Sina bu şiiri ne zaman yazmış bilmiyorum ama ben Sözcükler dergisinin Mart-Nisan 2016 tarihli 60. sayısından aktardım buraya.

İlhan Berk bir defasında kuşağını ve belki de arkadaş çevresini kastederek Haydar Ergülen’e, “Hepiniz iyi şairsiniz ama Sina daha iyi şair” demiş. Ya da benim aklımda böyle kaldı, Haydar Ergülen’le konuştuklarımızı aklımda böyle tutmuşum. Sina Akyol nihayet iyi şair.

Sina üzerine konuşmaktan başına gelenleri anlatamıyoruz bir türlü. Başbakan boşuna allı pullu imzasını atıp mektup yollamamış, nihayet çifti çubuğu topla, sürgüne gidiyorsun demek için resmi yazı iletmiş kendisine.

Bir Ahmet Kaya şarkısı gibi, Yozgat’a sürgün edilmiş Sina. “Yozgat YSE Toprak İskan Müdürlüğü emrine daktilo memuru olarak tayin edilmiştir” diyerek işi biraz yumuşatabiliriz. Meydanlarda “huzur ve güven ortamını getireceğiz” diye dolaşan paşa ressam olmadan önce darbeci bir genaraldir. 12 Eylül cuntacılarının eli kolu her yere ulaştı nihayet. TRT gibi önemli bir kurumu da ayıklamakta geç kalmayacaklar ve Sina Akyol’la beraber 101 TRT çalışanı kurum dışına sürülecekti.

Neyse ki şairlerin her şehirde akrabaları var. Uzun yıllar boyu Kocaeli’ne giden her şairin elinde Ruşen Hakkı’nın telefonu ve adresi vardı. Behçet Aysan hariç değil.

Bugün Diyarbakır’a yolun düşse Hicri İzgören’le her pazartesi karakola gidip imza vermek zorundasın. Akrabalık biraz da budur.

Bir tanıdığı Yozgat sürgününü duyunca Abbas Sayar’a mektup yazarak cebine koymuş Sina’nın. Yozgat’a gidenin kimi kimsesi olsun diye Abbas Sayar var demek ki o zamanlar. Yılkı Atı’nın Çölo’nun, Can Şenliği’nin efsane yazarı. Hem ne olacak ki, kimsesi olmayan şaire sabah sahip çıkar…

Kış kıyamet. Ankara’dan çıkıp Yozgat’ta kışlamak kolay mı? Oysa hep İzmirli oldu sanki Sina. Ne zaman fuara gitsek işte orada şırılşenlik oturaklı haliyle ev sahipliği yaptı hepimize. Kimimize selam verdi, kimimizin elini sıktı, kimimizle aynı masaya oturdu. Ağır, ölçülü ve bilgeydi.

1981 kışında Yozgat’a sürgün edilen daktilo memuru ne yapar? Ne yapacak efendim kurum müdürüne gidip “Sürgün edilen o kişi benim” diyecek mecburen. Bu arada cebinde bir mektup, kurumdan çıkıp Abbas Sayar’ı görmeye gidecek.

Yardım istemek için değil, görmek ve tanışmak için Abbas Sayar’ın yanına gitti Sina, çünkü zaten Ankara’ya geri dönme kararı almıştı. Oluşum dergisinin sahibi Fahrünisa Kadıbeşegil’in selamını söyleyecek ama yukarıda bahsi geçen mektubu vermeyecekti.

Yozgat’ın en büyük oteliydi orası belki de, içeri girdi sürgüne gelen memur, Abbas beyi görmek istediğini söyledi. Resepsiyondakilerin söylemesi üzerine en üst kata çıkıp odaların kapısını tek tek çalarak Abbas Sayar’ı aradı Sina. Görevli kişi oda numarası vermemişti, hem zaten kattaki odaların kapısında numara da yoktu. Koridordaki son odaya kadar böyle devam etti arama serüveni. İlk kitabı yayımlanmış şair, koca yazarı bulsa ne olacaktı?

İşte o son odada yatakta boylu boyunca ve dev gibi cüssesiyle yatmaktaydı Abbas Sayar. Bir an ustayı rahatsız ettiğini düşündü Sina. Etrafa bakınca kirli çay bardaklarının içinde söndürülmüş sigaraları, birkaç gündür beklediği belli olan yemek tabaklarını ve sağda solda saçılı kitapları gördü. Kitaplardan sezdi doğru odada olduğunu.

Neden sonra Abbas Sayar uykusundan sıyrıldı ve ilk sözü “Hava çok soğuk” oldu. Cebinde getirdiği ilk kitabını verdi Sina, Fahrünisa Hanım’ın selamını iletti; belki de on kat üst üste giymişti usta. Sina daha fazla rahatsızlık vermemek için erkenden yol aldı. Giriştekilere eyvallah bile demeden dışarı çıkıp alnına çarpan buz gibi havayla karşılaşınca bir köşeye sığınıp salep içti.

Sina Akyol. Fotoğraf: Kadir İncesu

19 Şubat 2022 tarihinde hayata bir krizle veda etti Sina. Memleket böylesine katırtırnaklarına kesmişken onu anımsadım; Meğer Söz Gümüş kitabını okudum. Ardından kaçınılmaz olarak Orhan Alkaya’nın önce Varlık dergisinde sonra Pâre kitabında yer alan “Geberesiye Hasret Ânında Sina ile Bilmemkaç Konuşma” şiirini okudum. İkinci bölümü aynen aktarıyorum:

bilsem Sina’yla bir sabah
yürü lan yürüyeceğiz
diye diye terleteceğimi
o’lum taksiye maksiye
binelimlerine kulak asmadan
içeri çek moruk göbeğini
gençliğinde en yakışıklısıydın
Kahya’nın deyişiyle Türkçe
şiirin şimdi öç vakti bütün
esrarına vâkıfım, seni gördüm

bilsem Sina’yla bir sabah
vallahi hiç düşünmez ölürdüm.

Hamiş: Bu yazıyı, Sina’nın bana Kasım 2020’de imzalayarak gönderdiği Zamana Bırakılmış Yazılar kitabından arakladım.