
MURAT SEVİNÇ
40’lı yaşlarımın ortasına dek, kedi olan bir eve gidince kanape yerine sandalyeye oturmayı tercih ederdim. Üzerime tüy yapışmaması için. Hep mesafeliydim.
Bir gün bir kediyle aynı evde yaşamak zorunda kaldım. Aylarca birbirimize yaklaşmadan bakıştık. Sonra, yanıma gelmeye başladı. Ben de başını okşadım. Samimiyeti hiç abartmıyorduk.
Bir yıl sonra göğsümde uyuyordu! Adı Apti (bir yoruma göre, Abdi). Evimizin zorlu, kişilik sahibi, inat ve yakışıklı ferdiydi. Kedi dünyasının Robert Redford’u. Uzun yaşadı. Çok insanda iz bıraktı. Beni o yaştan sonra terbiye etti, eğitti. Hayvan sevgisini, tahammülü, bir başka canlı için fedakârlığı öğretti. Bizim ufaklık, onun sayesinde hayvansever bir çocuk oldu.
Pazar günü aramızdan ayrıldı. Apti’ye çok şey borçluyum. Çok özleyeceğim. Özleyeceğiz. Aşağıdaki yazıyı, yine aynı başlıkla 7 Kasım 2017’de Gazete Duvar’da yayınlamıştım. Apti, dili döndüğünce Ankara’yı, İstanbul’u ve bizi anlatmıstı. Bu kez Diken’e misafir olsun. Benzer duygular yaşamış herkes için.

Agresif olduğum söyleniyor. Kızgınmışım, bazen konukları taciz ediyormuşum, benden çekindiği için eve gelmekten çekinenler oluyormuş. Bakışlarımı beğenmiyorlarmış. Ha bir de sağa sola, kanepelere işiyormuşum. Oh ne âlâ memleket. Eleştiri eleştiri… Başka bir şey bildikleri de beni anlama dertleri de yok. Varsa yoksa ötekileştirme, bir sinir, bir tavır, bir şikâyet. Kabul ediyorum biraz öfke var bende ama bir sor bakalım, neden?
12 yaşındayım. Malum bizim cinsimizde 12 yaş az buz değil. Görmüş geçirmiş bir beyim anlayacağınız.
Adımı söylemek istemiyorum, yerli ve milli bir isim vermişler; amacım şöhret olmak değil, bir derdim var.
Aslen Ankaralıyım. Muhtemelen annem de (İran kökenli) bir Ankaralı, ne kadar uzaklaşmış olabilir ki! Babamı tanımıyorum, nasıl biridir bilmiyorum, zaten önüne geleni… Neyse şimdi ağır konuşacağım, boşverin!
Bir emlakçının dükkanında, kutunun içinde, kardeşlerimle birlikte yaşarken bizi sağa sola verme ihtiyacı hissetmişler. O emlakçıyla münasebetimiz nedir ne değildir, neden oradaymışız, tam olarak bilmiyorum. Zahmet edip bir açıklama ihtiyacı da hissetmediler.
Annemizin başına geleni bilmiyorum, tek bildiğim çok kısa süre emzirebilmiş beni ve kardeşlerimi. Ne oldu, alıp götürdüler mi, bir arabanın altında mı kaldı, sorumsuzun biri miydi, başkasıyla mı kaçtı, hiç bilemedik. Bendeki bazı hastalıkların filan temelinde hep o beslenme yetersizliği varmış. 10 yaşından sonra dizlerim de ağrımaya başladı, muhtemelen aynı nedenden.
Ama anlatamazsın işte bunlara. Benim bebekliğim travma yahu, sizin gibi değilim ki, hayata zor başlamışım. Hatırlasana Küçük Emrah’ın o ilk çıktığı zamanlardaki yüz ifadesini, o kaşları filan.
Hatta bana bakın, kadının biri beni sahiplenirken bile bir gariplik olmuş biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz, benimki de soru. Kardeşlerim uslu görünüyormuş, hakikaten öyleler miydi yoksa biri alsın diye numara mı yapıyorlardı bilemem. İlk gelenler onları alıp beni bırakmış. Neymiş efendim, sürekli kutuya tırmanıyormuşum, yaramazlık yapıyormuşum. Benim insan versiyonum olsa, “Maşallah yerinde duramıyor, ne zeki çocuk” demezler mi? Ama yok, bizde işler öyle yürümüyor işte. Efendi duracaksın ki maşallah desinler. Benim göze girme gibi bir derdim hiç olmadı. Natürelim hayatım, canım nasıl isterse öyle davranıyorum.
Her neyse… Beni bir kadın aldı, akşam vaktiydi, hatırlıyorum. Uzunca biri. Avucuna alınca, yalan olmasın, ben de biraz kırıttım hani. Zaten sona kalmışım, bari bir kadın beni alsın istedim, göz süzmeler, patileri saklamalar filan fıstık. Bizim camianın klişe hareketleri ama o bilmiyor tabii. Aman ne tatlıymış filan deyip eve götürdü beni. İşte onunla maceram da böyle başladı.
Eve gelenler gidenler, arkadaş eş dost, idare etmeye çalışıyorum. Fakat sürekli bir huzur ihtiyacım da var; ses, kahkaha istemiyorum çevremde. Benimle kalsın, sarılıp uyuyalım, yemeğimi suyumu eksik etmesin yeter. Arada bir oynamak da istiyorum ama. Aslında bazı oyunların biraz uyduruk olduğunun, bana yakışmadığının farkında olsam da kadının hoşuna gidiyor diye sanki tat alıyormuşum gibi davranıyorum. Biraz numaradan kim ölmüş!
Misal, bir topu ya da kurdeleyi sağa sola attığında hemen peşinden koşup onunla yerlerde yuvarlanmam çok hoşuna gidiyor diye her seferinde uzatıyorum. İnsanlar çok basit şeylere gülüyorlar, ben de kırmak istemiyorum işin doğrusu. Yoksa deli miyim, ne diye bir ipin ucunu yakalamak için o kadar debeleneyim; hayır, bana ne faydası var siz söyleyin.
Böyle böyle yıllar geçirdim Ankara’da. İyidir güzeldir Ankara. Güvenlik’in köşesinde ikinci kattaydı bizim ev. Balkonun kenarına çıkıp dışarıyı seyrediyordum, gelip geçen arabalara, tanışlara tıslayarak akşamı ediyordum.
Sonra dört beş yıl önce günlerden bir gün bir telaş, hareketlilik, hiç sorma. Evde sevdiğim, yerini ezberlediğim ne kadar eşya varsa kaldırıp paketliyorlar. Allak bullak oldum bir anda. Nasıl telaşlandım, nasıl canım sıkıldı anlatamam. Tabii soran eden yok. Gitmek ister misin, eşyaları toplayalım mı, taşınalım mı, hey yavrum hey. İnsan değiliz ya, ne hissettiğimizin önemi var mı? Yok tabii ki.
Benim kadın İstanbul’da iş mi bulmuş nedir, taşınıyormuş, beni de götürecekmiş. Önce telaşlandım, ya bırakırsa diye. Bizim arkadaşlardan çok terk edilen oldu böyle. Şımarıklar önce almışlar çocukları eğlensin diye, sonra vay efendim biz buna bakamıyoruz…
Komşuda fıstık gibi bir kız vardı mesela, adı Felis. Havalı bir şey. Sahipleri de öyleydi herhalde, baksana verdikleri isme. Adam Viyanalı sarışın bir tipti, Türk kadınla evlenmiş. Resmen sokağa bıraktılar Felis’i. Kardeşim o mu dedi sana “Beni al” diye, madem aldın neden terk ediyorsun, eşya mıyız biz! Alışkanlıklarımız, bağlarımız var. Ne halt etsin şimdi Felis sokakta, yol bilmez iz bilmez, vızır vızır araba her yer. Çocuğun uyumadığında sokağa atıyor musun da Felis’e bunu yaptın a kel herif. Ama cirmimiz ne ki, kızdığımla kaldım.
Bir ara, bizim eve alayım, birlikte takılırız dedim ama o da olmadı. Neyse, sonuçta benim kadın beni bırakmadı Allah’tan.
Ama ne taşınmaydı o, hiç sorma. Sen tut, güzelim Ankara’dan İstanbul’a taşın. Ben ne yapacağım şimdi o kalabalıkta. Ay nasıl sinirim bozuldu ama belli etmemeye, uyumlu görünmeye çalışıyorum. Beni önce plastik bir kafese koydular, tabii soran eden yok oraya girmek ister miyim diye. Dev gibi bir şeye bindirdiler. Bir saat filan sürdü yolculuk, bende ne kulak kaldı ne burun. Geldik İstanbul’a.
Gelmez olaydım. Havası bir tuhaf, nemli, yazı, kışı, olacak gibi değil. Üstelik gürültülü. Boğaz filan var diyorlar ama bana faydası yok. Yine girdim evin içine, bambaşka bir dünya. Eşyaların yerini bulamıyorum. Çok affedersiniz tuvaletim geliyor, nereye gideceğimi anlamıyorum. Benimki zaten gergin, bu şehir çok stresliymiş, trafik felaketmiş, herkes kaba sabaymış, taksiciler ne biçim tiplermiş. Gerginliğini bana yansıtma güzelim, ben mi dedim İstanbul’a taşın diye.
Derdim başımdan aşkın. Her şikayete başladığında kendimi balkona atıyorum. Duvara oturup gelip geçene bakıyorum. Karşıda bir apartman var, manzara bu. Eziyeti çekip çekip “Olsun ama Boğaz var” diyorlar. Vallahi bana pek akıllı değillermiş gibi geliyor ama eleştirecek durumda değilim. Bana ne o Boğaz’dan, benim gördüğüm gri bir apartman.
Bahçede bizden birileri de var ama İstanbullu hemcinslerim daha bir havalı sanki. Hal tavır biraz bohem, onlar da Boğaz’ın etkisinde sanırım. Ankara’daki bir kediden daha itibarlı görüyorlar kendilerini galiba. Ankara’nın kedisi biraz sıkıcıymış, aman efendim havaları griymiş, akşam 8’den sonra kediler bile yuvalarına çekilirmiş vesaire.
Hey Allah’ım, bu şehrin kedileri bile kibirli. Oysa sor bakalım, bir bürokratın kedisine takılmışlar mı, bir büyükelçiyle aynı evde yaşamışlar mı… Yok canım, nerede öyle atmosfer. Bizim Ankara’daki evde neler neler tartışılırdı oysa! Aman efendim Boğaz varmış, peh, kedisin sen kedi, sana ne Boğaz’dan. Bak yine sinirleniyorum.

İstanbul’daki yeni evde huzursuz olunca olmadık işler yapmaya başladım. Yaş da geçiyor, artık onun etkisiyle mi bilmem, her gerildiğimde kanepeye işiyorum. Deliriyor bizimkiler. Germeyin o zaman siz de.
Ha bu arada, bizimkiler diyorum çünkü mart ayı gibi biri daha geldi eve. Bir herif. Nasıl gıcık bir tip anlatamam. Benim tüylerimden rahatsızmış iyi mi! Şu yaşıma geldim böyle saçmalık ne gördüm ne duydum. Eve gelince koltukta oturmuyor, üzerine tüy yapışırmış.
Deli herhalde diye düşündüm, fazla bulaşmadım. Ne yaptılar biliyor musunuz, bir gün aynı plastik kafese koyup beyaz önlüklü bir adama teslim ettiler ve o adam gözümün içine baka baka tüylerimi kesti. Çılgına döndüm tabii. Yıllarca muhitin en yakışıklısı olarak bilsinler, tüylerini rüzgâra bırakıp salın, seni en sevmeyen bile ‘yakışıklı çocuk’ desin, sonra sevimsizin biri rahatsız oluyor diye cıscıbıl yapsınlar. Ben senin tüylerine karışıyor muyum kardeşim, bu yaptığınız iş mi? Benim bedenim benim kararım, size ne oluyor.
Günlerce aynaya bakamadım. Balkona çıkamadım. Dışarıdan seslendiklerinde perde arkasından sohbet etmek zorunda kaldım. Yalanmanın bile zevki kalmadı. Neyse ki bir süre sonra yine uzadı da insan içine çıkabildim.
Aylar içinde o son gelen huysuzla da iyi kötü bir muhabbet oldu aramızda ama. Aslında kötü biri değil de, biraz huysuz işte. Baktım gideceği yok, mecburen diyalog geliştirmek zorunda kaldım. Çok samimi olmasam da arada bir gülümsüyorum, ne bileyim yanına gidip patilerimi yalayıp başıma sürüyorum filan. Yani bak çok temizim, hijyen önemli mesajları veriyorum, anladınız mı!
Bilgisayarın başına oturunca bazen gidip masaya çıkıyorum, yanında takılıyorum. Pek yüz vermese de nelerden hoşlandığı anladım aslında, oyunu kuralına göre oynuyorum. Gel gör ki yaş mama konusunda anlaşamıyoruz. Bak anacım, ya hiç vermezsin, ya da veriyorsan istikrarlı olursun. İstikrar önemli. Benim o mamaya zaafım var. Bunu da biliyorlar, bir gün verip ertesi gün isteyince kızıyorlar. Yahu sen benim yerinde olsan hangisini yersin, hadi bir cevap ver, katır kutur olanı mı, diğerini mi. Bir kez tadını alınca gece gündüz yaş mama hayali kurmaya başladım, elim ayağım titriyor. Yiyemeyince asaplarım bozuluyor, anlayın beni ne olur. Vermedin mi? Eh o zaman ben de kanepenize işerim kardeşim. Kusura bakmayın, benim fıtratım bu.
Nasıl bir protesto şekli önerirsiniz acaba, pankart mı taşıyayım, Kadıköy meydanına gidip slogan mı atayım? Yapabildiğim bu, ne bekliyorsunuz. Kızdırmayacaksınız o zaman.
Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Birileri söylemiş, ben işeyecek yer bulamayayım diye, evde ne kadar sandalye sehpa var, hepsini ters çevirip üzerini muşamba ile örttükleri kanepelere koyuyorlar! Çatlak bunlar yeminlen. Ben de bazen sırf kafa bulmak için, arada bir nokta bulup oraya isabet ettiriyorum. Bir görseniz yüzlerini…
Orta yaşın üzerindeyim, en çekici zamanlarım, yakışıklıyım, her gören bayılıyor. Sevmeseler katlanırlar mı? Ama şekerim şunu da söyleyeyim, güzellik başa bela! Bazen insanlar beni güzelliğim için mi yoksa kişiliğim nedeniyle mi seviyor, anlamakta zorlanıyorum. Aman neyse ne. Güzel olduğum kadar aksiyim de, farkındayım. Gülü seven dikenine katlanır. Gelmişim 12 yaşına, geçen gün ömrümüzden. Bu saatten sonra birbirimizi kırmayalım…