İstanbul'un ucuna gidip döndüm, sanki tatile çıktım
İ

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Daha önce Tuzla’ya bir nevi tatil için gitmiştik. Şimdi de seyahate çıkmışım gibi bir his var. Tuzla İstanbul merkeze uzak olduğu için değil, ben Tuzla’ya uzak yaşıyorum diyelim. Yoksa, kaç bin yıllık bir yerleşim yeri.

Teknede yaşarken zaman zaman Boğaz’da, Adalar’da demirleyip birkaç gün geçirirdik. Bir keresinde de Tuzla’da (2013 idi sanırım), mendireğin içinde birkaç gün alargada kalıp, etrafı gezmiştik. Öylesine, amaçsız.

Bu kez bir amaç ve hedefle çıktım yola. Buz Bardak’a gideceğim.

Cumhuriyet Caddesi’nde karşılıklı iki binada Buz bardak. Sağdaki üretim, soldaki servis.

Birkaç ay önce hayat arkadaşım İsmihan ve it oğlumuz Pan’la bira molası vermiştik ama yazacak kadar zaman yoktu. Ali Ekber beyle (Akyol, 65) işte o zaman tanışmıştık. Öğleden sonraydı, arka masamızda demleniyordu. Tunceli, Nazimiyeli. Alevi dedesi. Hem de meslekten emekli. Kısa sohbetimizde pek sevmiştim kendisini, rakı masasında buluşmak üzere söz almıştım o zaman.

Bu ilk gelişimiz. Arka masadaki Ali Ekber beyle birazdan tanışacağız. Karıştırmayın, soldan üçüncü Pan.

O gün öğle vakti, müsaitse birkaç kadeh parlatıp, iki muhabbetin belini kıralım diye mesaj attım Ali Ekber beye. Sonra da yola çıktım.

Sirkeci’den bindiğim Marmaray’la bir saat kadar yolum var. Erkenden gidip Tuzla’yı da şöyle bir dolaşırım. Seferleri gece yarısı gibi erken bir saatte bitirmeseler, bayılıyorum toplu taşımaya. Ne trafik derdin var, ne taksici eziyeti.

Tuzla, eskinin sayfiye yeri. Hâlâ izlerini taşıyor. Bahçe içinde evler, çok katlı olmayan apartmanlar, ferah caddeler, sokaklar. Gemi sanayisinin kalbi aynı zamanda.

Balık lokantaları pek meşhur ama çoğu içkisiz. O yüzden ilgi alanıma girmiyor.  

Buz Bardak, Cumhuriyet Caddesi’nde karşılıklı, biri iki diğeri üç katlı iki ayrı binada hizmet veriyor. Esas meyhane kısmı diyebileceğim üç katlı bina sahil yoluna cepheli, üst katları deniz manzaralı. Diğer taraftaki iki katlı binada ‘Kesici Çiftliği’ tabelası da var.

Buz Bardak’ın arka cephesi sahil yolu ve deniz manzaralı. Bahçesi de var.

Etlerin çoğu mekânın sahibi Yaşar Kesici’nin çiftliğinden geliyormuş. Meze dolabı, dolayısıyla mutfak da bu binada.  

Meze dolabı, et reyonu, mutfak caddenin diğer tarafındaki binada.

Meyhane tarafında bir masaya oturdum. Ali Ekber bey de gelmek üzere. Darıca’da oturuyor ama çok kalamayacakmış. Eşi rahatsız, onu uzun süre yalnız bırakamıyormuş.

Sağ olsun sırf beni görmek için geliyor. 35’lik söyledim, rakıyla aynı anda Ali Ekber bey de geldi. İlk yudumları ‘can cana’ tokuşturarak içtik.

İki anlamda da dede Ali Ekber bey.

Meze seçme işini bana bıraktı. Çeşit olsun diye yine yarımşar porsiyon istedim. Fasulye pilaki, şakşuka, köpoğlu, patlıcan ezme, pancar, havuç tarator. Zaten 12 çeşit kadardı, yarısını almışım. 

Meze seçimini bana bıraktı, dolaptakilerin yarısını, yarımşar porsiyon istedim.

Bize Hakan bey (53) bakıyor. Soyadını söyleyince “Karslı mısınız?” dedim, “Sarıkamış’tan” dedi. Soyadlarının coğrafi dağılımı üzerine ihtisas yapmış değilim, bizim Sebati, Türkiye’nin en iyi fotoğrafçılarından biridir. Hürriyet, basının amiral gemisi diye nitelendirilirken, fotoğraf servisinin başında o vardı. En eski, en yakın arkadaşlarımdan. Soyadı Hakan beyle aynı; Karakurt. O da Sarıkamışlı, Karakurt ise Sarıkamış’a bağlı bir köy. 

Neyse, Hakan bey, aslında haritacı. Beş yıl önce meslek değiştirmiş. Doğma büyüme Tuzlalı. Mekân sahibi Yaşar bey, çocukluk arkadaşı. Buz Bardak’ın yerinde eskiden dondurmacı varmış, 2002’de meyhaneye dönüşmüş. Dondurma işi Balkan kökenlilerden sorulur, evet, öyleymiş, Yaşar beyin ailesi mübadeleyle gelenlerden.

Ali Ekber bey ise Boğaz’ın Sarıyer kıyısındaki Urcan’da, bardakçı olarak 1976’da başlamış mesleğe. Bir yandan da lise eğitimi… Akrabalarının yanında kalıyor, yük olmayı bırak, kazancıyla destek de veriyor. Dürüstlüğü, zekâsı, çalışkanlığıyla kısa zamanda sevdirmiş herkese kendini. 

Bu arada, okulun da birincisi. Ama veli toplantısına katılacak velisi yok, patronundan rica etmiş. Meğer patronun iki çocuğundan dili yanmış, pek istekli değil, başı öne eğilmesin diye. İkna etmiş. Toplantı dönüşü patron “Benim iki haytanın yaşatamadığını yaşattın bana, dile benden ne dilersen” diye kucaklamış onu. Meğer toplantıda, böyle bir çocuğun velisi olduğu için iltifatlara boğup, plaket vermişler.

Hedefi inşaat mühendisliği, ki kazanması işten değil. Yanlarında kaldığı akrabasının amacı aşan bir lafıyla, hem okulu hem İstanbul’u terk etmiş. Lise sondayken üstelik.

“Köprü maketleri yapardım, hayret ederlerdi nasıl yaptığıma. Öyle ilgim vardı yapılara. Olmadı. Ne yapalım?”

Tekrar İstanbul ve mesleğe devam. Çok restoran, meyhane yönetmiş, 2022’de emekliye ayırmış kendini. Şimdi dede olmanın tadını çıkarıyor. Yok, o dedelik değil, oğlunun 2,5 yaşındaki kızı sayesinde…

35’lik bitti, birer duble daha söyledik. Ben daha yavaş içiyorum. Ali Ekber beyin kalkması gerek, malum, eşi bakıma muhtaç.

Ali Ekber bey çok kalamadı. Eşiyle ilgilenmesi gerek ama sağ olsun bana zaman ayırdı.

O gittikten sonra bir duble daha söyledim. Bir de köfte. Pek iyi malzemeli, pek lezzetli. 

Tuvaletler birinci katta. Kadın-erkek ayrı. Erkeklerde iki pisuvar, bir alafranga kabin var. İki tarafta da temizlik sorunu yok gibi görünüyor.

Üstteki katlarda masalar örtülü, ikisi deniz manzaralı. Hafta başı olduğu için belki, bu katlarda tek tük müşteri var. Yukarıya Cemal bey (Taş, 63) bakıyor. Tuncelili. Ovacık’tan. 1982’de Elazığ’da başlamış mesleğe, 23 yıllık İstanbul hayatının 11 yılında da burada. İşi vardı, çok muhabbet edemedik. Bir daha gelirsem Cemal beyden servis almak isterim. 

Üst katlar sahil yolu ve deniz manzaralı.

Giriş katında ise solda bar, barı geçince fıçı formunda yüksek pub masaları, sonra bizim de oturduğumuz masalardan dört tane, bahçede yedi-sekiz masa var. Örtüsüzler. 

Arkamdaki masaya az önce oturan üç kişiden biri “Dede gitti mi?” diye sordu Ali Ekber beyi kastederek. Pek severlermiş. Bu masa benim de dikkatimi çekmişti. Üçlünün elebaşı, kalkıp dolaptan kendi biralarını alıyor, diğer masalarla muhabbet ediyor, çalışanlarla senli-benli. Ya sahibinin oğlu ya da buranın belalısı olmalı. İkisi de değilmiş. Önce bizim masada muhabbet ettik, sonra son kadehimi onların masasında içtim. O zaman sordum, “Yok abim, ne münasebet” dedi.

Emir (Boz, 36) Tuzlalı ama aile Selanik göçmeni. Bir başka mübadele hikâyesi. Mekânın müdavimlerinden: “18 yıldır haftada beş gün gelirim… İkizler burcuyum… Doğalım… En son söylenecek lafı en başta söylerim…”

Ben süzüp konsantre hale getirdim cümlelerini. Muhabbeti pek samimi. Gemi makine işinde. O beni abi bildi, ben onu kardeşim. Rakı içeceğiz birlikte.

Kardeşi Doğukan da (31) arkadaşları Ulvi de (Yıldırım, 36) gemi teknisyeni. 

Mahallenin şahane gençleri. Ben hariç tabii. Soldan sağa (beni atladıktan sonra) Doğukan, Ulvi, Emir.

Söylemeyi unuttum, Buz Bardak, kurumsal rengi sarı olan bira markasının ürünlerini satıyor. Hatta o firmadan Emir’e teklif gelmiş, “Reklam yüzü olur musun?” diye. Demek ki reklam yasakları başlamadan önce. Siz anlayın Emir’in burayla ve birayla ne kadar özdeşleştiğini.

Mutfakla tanışmamak olmaz. Etlerin, ızgaranın başında Mahir Usta  (Kartal, 53) var. Samsunlu. 35 yıllık kasap. 

Yılmaz bey ise (Bilik, 30) 15 yıldır meslekte. Maltepe’de, Maria’nın Bahçesi’nde çalışmış, dört aydır burada, mezeler onun elinden çıkıyor.

Kadir beyle (Öklük, 43) önceki gelişimizde tanışmıştık. Yaşar beyin kayınçosu. Bir yıldır buradaymış. Yaşar bey, daha çok çiftlikle ilgileniyormuş. Molla Fenari’de çiftlik. Ağırlıklı süt besiciliği. 

Etlerin başında Mahir bey (solda), mezelerin başında Yılmaz bey (sağda) var.

Sabah 09:00’da temizlikle başlayan servis, 02:00’ye kadar sürüyor. 1 Ocak’ta ve İslâmi dini bayramların ilk iki günü kapalılar. 

Barda Coşkun bey (Şimşeker, 67) var ama o gönüllü. “Ana Draman, baba Tokatlı. Ben melez.” 25 yıldır Tuzla’da yaşıyor, sadece yardıma geliyormuş ihtiyaç olduğunda.

Bu fotoğrafı Emir çekti. Tek kare. Flu olsaydı? “Yok abim” dedi, “Ayarladım ben onu.” Soldan sağa (beni atlayınca) Hakan bey, Cemal bey, Kadir bey, Coşkun bey.

Tuzla’ya karşı niye boş olmadığımı anladım bu akşam. Hâlâ sayfiye duygusu var. Ama yol uzun, treni kaçırmamak gerek. Hesabım 2 bin 800 lira tuttu.

Köfteyle geçmişimiz var, biliyorum.

Fiyatlar şöyle: Bira 190, 35’lik bin 200, mezeler 200-250 arası, sigara-paçanga börekleri 200-150, ana yemeklerden köfte 350, kanat 300, tavuk pirzola 300, antrikot 450, kuzu pirzola 500 lira.

Emir kardeşim İçmeler Marmaray durağına giden minibüse kadar eşlik etti. Bana kalsa karşı tarafta beklerdim. O da anlamış yolumu bulayacağımı demek ki. Kibar çocuk, yüzüme vurmadı.

İşte böyle, İstanbul’un güneydoğudaki en ucuna gidip döndüm aynı gün. Sanki tatile çıktım, gülümseyen, rahat insanlarla tanıştım.