Muhalif siyasi partiler olacak mı olmayacak mı, soru bu?
M

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

İktidar ve ülke 2016 OHAL KHK’larıyla yeni bir yola girdi. KHK’ların içeriği bir yana, iktidar, yapabileceklerinin ölçüsünü ve muhalefetin cirmini gördü. Yeni bir hukuk ve pratiği, uyaroğlu müesses muhalefetin suskunluğuyla adım adım yerleşti. 2017’de yeni nizamın anayasa değişikliği gerçekleşti. Hukuken iki yıl devam eden OHAL ‘uygulamada’ varlığını sürdürdü. Şimdi tanık olduğumuz her şey o günlerde yapılan tercihlerin açtığı yoldaki adımlarından ibaret.

8 Kasım 2023’te Diken’de yayımlanan yazımın başlığı ‘Memleket yargısı için dahi hayli cüretkâr bir adım!’dı. Yazının bir yerinde, “Bir anayasa, kâğıt üzerinde olsun, var mı yok mu? Bir AYM var mı yok mu? Bugünkü karar açıkça ‘Yok’ dedi” ifadesi yer alıyordu. Konu, Yargıtay’ın ilgili dairesinin Can Atalay hakkında verdiği kabullenilmesi mümkün olmayan karardı. O gün bir Yargıtay dairesi AYM kararının kendisini bağlamadığını ilan etti. Hâlihazırda AYM Ankara’nın tepelerinde bir yerde çalışmaya, canı istemeyen mahkemenin uymayacağı kararlar almaya devam ediyor.

Okuduğunuz yazının başlığı ise yeni bir eşikle ilgili. Muhalif siyasi partiler, bilinen anlamda var olacak mı olmayacak mı? Önümüzdeki haftalarda bu sorunun yanıtını da alacağız. ‘Parti’ derken, isimlerinin yazdığı levhalardan değil, oyun alanı anayasa-yasalar ile çizilmiş ve güçlü hukuksal koruma altında çalışabilen, ‘iktidar namzeti’ olma imkanını bulabilen partilerden söz ediyorum.

Peşrev

Yazı peşrevsiz olmasın…

Öncesinde Dernekler Kanunu’na tabi siyasi partiler 1961 Anayasası’yla anayasa-kamu hukuku konusu oldu ve ilk yasa (648) 1965’te çıkarıldı. 1950 ile 1960 arasında olup bitenlerin sonucunda anayasa yapıcı, partileri ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru’ ifadesiyle tanımlandı ve bu ilke 1982 Anayasası’nda aynı biçimde yer aldı. Anayasa partilere öylesine büyük bir önem verdi ki her iki anayasa da partileri ancak AYM’nin yasaklayabileceğini hükme bağladı.

1983’te 2820 sayılı SPK kabul edildi. Tabii, iki anayasa ve yasalar arasında çok fark vardır. 1982 Anayasası döneminin partiler hukuku (özellikle ilk halinde), partilere neredeyse siyaseti yasaklar haldeydi. Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasası döneminde bir yandan güçlü güvencelere kavuşan partiler, diğer yandan devletin belli başlı ideolojilere reaksiyonu ve kapatma davalarına bakmakla yetkili AYM’nin cevvalliği nedeniyle kolaylıkla kapatıldı. Türkiye bir parti mezarlığına dönüştü. Anayasada 1995’te, 2001’de ve 2010’da yapılan değişiklikler kapatmayı zorlaştırdı, 2001’de kapatma dışında bir yaptırım daha eklendi ve söz konusu yaptırım büyük ölçüde anlamsızlaştı.

Partilerin ve seçmenin-yurttaşın en büyük güvencelerinden biri de YSK oldu. YSK Türkiye demokrasisinin/seçimlerin emniyet supabıdır. DP’nin güçlü muhalefeti sayesinde CHP Meclis çoğunluğunca 1950 seçim kanunuyla kuruldu. 1961’de anayasal kurum haline geldi. 1982 Anayasası 1961’in canına okurken YSK’ye dokunmadı. 1950’de Batı demokrasilerinde ilk kez bir ülke ‘seçimlerin hem yönetimini hem denetimini’ hâkimlerden oluşan bir kurula bırakıyordu. Bu sayede Türkiye’de seçimler onlarca yıl rezil olmadan yapılabildi. Hiç küçümsememek gerek, ABD dahi oğul Bush’un (‘W’ olan) ilk seçiminde büyük skandallar yaşadı.

Bu ülkede çok partili yaşamın emniyeti olan YSK de son yıllarda tartışmalı hale geldi. 2017 anayasa değişikliği halkoylaması günü verdiği (oylama devam ederken) ‘mühürsüz pusulaların kabul edileceği’ yönündeki skandal kararı, başta ‘bir kez daha aday olabileceği’ yönündeki karar olmak üzere diğerleri izledi. Tek tek saymaya gerek yok. Fakat kendini ne duruma düşürmüş olursa olsun, Türkiye’deki anayasa ve yasa hükümleri gereğince YSK hâlâ seçimlerin en büyük güvencesi konumunda.

Neresinden tutsan elinde kalan bir karar

Konuya geleyim. Birkaç gün önce bir eşik daha aşıldı…

İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2 Eylül’de, CHP’nin iki yıl önce (8 Ekim 2023) yapılan İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’ne ilişkin verdiği tedbir kararıyla (hüküm kurarcasına!) partinin İstanbul il yönetimini görevden aldı. Yerine Gürsel Tekin’le birlikte dört kişiyi geçici olarak atadı. Kayyıma, hukuka sığınarak kayyım demediler!

İsmi kayyımlık olmayan kayyımlığı kabul eden Gürsel Tekin ve saz ekibi hakkında bir şeyler yazmaya gerek duymuyorum. Bu insanlardan çok var sokakta, siyasette ve CHP’de. Umulur ki son haftalarda olup bitenler, CHP seçmeninde ‘Biz yıllarca kimleri seçip vekil yapmışız, kimler bizim önümüze muhalif-demokrat sıfatıyla sürülmüş…’ sorularını-kuşkusunu yaratsın.

Uzun uzadıya seçim hukuku tartışmasına girip anayasa ve yasa maddelerini sıralamayacağım. 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, SPK’nın 21’inci maddesi gereğince ‘görevsizlik’ kararı vermeliydi, bu kadar basit. Tartışılacak bir tarafı yok. Bunun yerine üzerine vazife olmayan bir iş yapıp ihtiyati tedbir kararı aldı.

İlgili mevzuata göre siyasi partilerin kendi organlarıyla ilgili seçimlere itirazlar ancak ‘yetkili’ seçim kurullarına yapılabilir. Buraya SPK’yı bırakıyorum. Yasanın ‘Seçimlerin yapılması’ başlıklı 21’inci maddesini okursanız, hangi sonuca kaç gün içinde ve nereye itiraz edileceğini görebilirsiniz. Karar veren asliye mahkemesi, sayılanlardan biri değil. Eğer sabrınız varsa, anayasanın ‘Seçimlerin genel yönetim ve denetimi’ başlığını taşıyan ve seçimle ilgili işleri yapmakla, tüm itirazları ‘kesin’ karara bağlamakla görevli YSK’nın yapısı, yetki ve görevlerini düzenleyen 79’uncu maddesini okuyabilirsiniz. Canınız hâlâ çok sıkılmadıysa 298 sayılı seçim yasanın ‘il seçim kurullarının teşekkülü’ne ilişkin 130’uncu maddesi de göz atabileceğiniz hükümlerden biri.

Göreceksiniz ki birkaç istisna dışında (130/son) itiraz için belirlenen süre geçtikten sonra (örneğin, iki yıl sonra!) seçilen kurulların oluşuma itiraz etmek olanaksız. Demek ki asliye mahkemesi yetkisiz olduğu gibi, yetkili seçim kurullarına itiraz için öngörülen süre de iki yıl kadar(cık) aşılmış. Neresinden tutsan elinde kalan bir karar.

Konu herhalde AYM’ye de götürülecektir; ancak AYM bir tedbir kararı verir mi, verse kararını uygulayan olur mu, öngörmek mümkün değil. Gerçi Türkiye bir hukuk devleti, dur bakalım…

Yeni bir eşik

Asliye hukuk mahkemesinin kararı hiç kuşkusuz yeni bir eşik. Partiler anayasa ve yasaların çizdiği oyun alanında ve onların koruması altında ve ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru’ sıfatıyla, birer siyasi parti gibi varlığını sürdürebilecek mi, seçilen kurullar ve alınan kararlar hukuki öngörülebilirlik güvencesine sahip olacak mı… yoksa bir ilk derece mahkemesi kararıyla, görev-yetki ve süre gibi ‘teferruatlar’ umursanmaksızın ve temel anayasa hükümleri bir kez daha yok sayılarak bir partinin yöneticileri değiştirilebilecek mi?

Muhterem okur, demokratik sistemin ve anayasanın temellerinden söz ediyorum, yurttaşlığınızdan, seçme ve seçilme hakkınızdan.

Memleketin anayasa tarihine dair ne hatırlatıyor

Karar memleketin anayasa tarihine dair ne hatırlatıyor, diye soracak olursanız…

Her ne kadar konuyla hiç ilgisi olmasa da ‘asliye hukuk’ adını duyunca aklıma ilk gelen DP’nin kapatılması oldu. DP’yi, 29 Eylül 1960’ta Ankara 4’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi kapatmıştı. Fakat yukarıda söylediğim gibi partiler 1960 öncesi başka bir hukuk rejimine tabiydi. Bu sayede, 1961 dönemindeki anayasal/yasal güvencelere sahip olmadığı 1924 Anayasası yıllarında partilerin faaliyetlerine muhtelif yollarla son verilebilmişti.

İkincisi ise içinde ‘kayyım’ sözcüğü geçtiği ve CHP’yi de ilgilendirdiği için daha anlamlı bir anımsama. 12 Eylül sonrasında çıkarılan bir yasa (Bu meşhur metindeki kayyım meselesini anayasa hukukçusu Tolga Şirin’in bir sosyal medya paylaşımıyla hatırladım). Malum, 12 Eylül 1980’de MGK (beş generalden oluşan konsey) yönetime el koymuş, arka arkaya kabul ettiği kararlar ve eline geçirdiği yasama yetkisiyle (TBMM’nin yerine ‘beşi bir yerde’) yeni bir hukuk düzeni yaratmaya koyulmuştu. Sonrasında bir bakanlar kurulu, Kurucu Meclis vs. oluşturulmuş olsa da ara dönemde son söz her zaman MGK’nın iki dudağı arasındaydı (Örneğin 1983’te hangi partilerin ve hangi isimlerin seçime-meclise girebileceğine MGK karar vermiş, istemediğini ‘veto’ etmiştir).

Konseyin kabul ettiği ‘kanun’lardan biri ‘faaliyetlerine son verilen parti, dernek’ vb.lerle ilgiliydi. CHP de bunlardandı tabii. 27 Ekim 1980 gün ve 2325 sayılı yasada kayyım konusu yer alıyordu. Üçüncü maddesine göre, valilik ve kaymakamlıklar söz konusu kurumlar hakkında gerekli incelemeyi yapacak ve eğer kayyım tayinine lüzum görülürse ‘mahalli sulh mahkemeleri’nce ‘bir veya üç kayyım’ atanabilecekti. CHP’ye de birkaç isim atanmıştı. Gürsel Tekin çok gençti o yıllarda, atanması imkansızdı.

Kuşkusuz bu dönem bir askeri darbe dönemiydi ve hukuk devleti rafa kaldırılmıştı. Askeri darbenin üzerinden 45 yıl geçti.

Son söz: Bu karar hakikaten kabul görürse, artık ‘yapılmış’ ve ‘yapılacak’ hiçbir oylamanın-seçimin hukuksal bir güvencesi yok demektir. Demek ki konu yalnızca muhalefeti ilgilendirmiyor.