Sadakatle kör edilmiş adalet
S

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Adalet bazen sessizlikte ölmez; alkışın içinde boğulur. Bir toplumda zulüm yalnızca zorbalıkla değil, inançla süslenmiş yalanlarla da yaşar. Gerçeği reddedenler değil, kutsayarak eğip bükenler en derin karanlığı yaratır. Çünkü adaletsizlik her zaman baskıyla değil, bazen de inandırılmış kalabalıklarla büyür. İnsan sadece korktuğu ya da çıkarları için susmaz; bazen inandığı için de görmez.

‘Dalkavukluk: Gerçeğin üzerine çekilmiş altın varak ve ‘Adaletin susturulduğu yerde travma konuşur’ başlıklı son iki yazımda, insanların adaletsizlik karşısında neden sessiz kaldığından bahsetmiştim. Bu yazılarda adaletsizliğe karşı farklı tutumları kaleme alırken dalkavuklardan ve başına bir şey gelmesinden korkanlardan yola çıkmıştım. Yalnız adaletsizliğe sessiz kalan sadece bu iki grup değil.

Baskıyla yönetilen, hukukun siyasallaştığı, adaletin bir yargı meselesi olmaktan çıkıp bir ‘sadakat sınavı’na dönüştüğü ülkelerde bazı insanlar haksızlıklara değil itiraz etmek, alkış tutar. Üstelik bunu korkudan ya da yönetime yaranmak için değil inanarak yaparlar. Birini tutuklamak adaletsizlik değil önleyici güvenlik, bir muhalifi susturmak düşünce suçu değil, vatan savunması sayılır. Çünkü bu insanlar, gerçekliği kendi gözleriyle değil, inanç süzgeçleriyle görür. Ve adaletsizlik karşısında korkudan susanlar, çıkar için alkışlayanlar ve gerçeği çarpıtıp kör olanların sayısı ne kadar fazlaysa, bir ülkenin çöküşü o kadar hızlanır.

Gerçekle yüzleşmemek için gerçeği eğmek

Psikolog Leon Festinger’ın bilişsel çelişki kuramı, insanların inandığı değerlerle gördükleri gerçekler çatıştığında ortaya çıkan rahatsızlığı azaltmak için gerçeği eğip büktüklerini söyler. Bu psikolojik çelişki, kişinin benlik algısını tehdit ettiğinde devreye girer.

Bir liderin adaletsizlik yaptığına inanmak, yalnızca o lideri değil, onunla kurulan kimliksel ve duygusal bağları da sorgulamayı gerektirir. Bu da kişinin geçmiş tercihlerinin doğruluğunu, siyasi aidiyetini ve hatta kendilik imajını tartışmaya açar. Ve insan zihni, bu tür tehditleri savuşturmak için ustaca yollar bulur.

Örneğin, uzun yıllardır desteklenen bir liderin yolsuzluk yaptığını gösteren belgeler ortaya çıktığında, kişi iki seçenekle karşı karşıyadır. Ya gerçeği kabul edip, “Evet, desteklediğim kişi yanlış yapmış” diyerek çelişkiyi doğrudan yaşamak -ki yukarıda da söz ettiğim gibi zihin bunu yapmaktan kaçınır- ya da zihinsel bir manevrayla çelişkiyi bastırmak, yani, “Zaten herkes çalıyor, o da sistemin kurbanı” veya “Ama çok hizmet etti, bu kadarcık da olur” demek. Çünkü zihninde şu temel inanç vardır: Ben adaletli biriyim. Dolayısıyla, bu inançla ‘Adaletsiz birini destekliyorum’ bilgisi çatışır. Ve birey, çoğu zaman kendi vicdanını değil, gerçeği değiştirir.

İşte bu yüzden, bazı insanlar adaletsizliği görmez; çünkü görmek, inandıkları şeyi sorgulamak anlamına gelir. Ve çoğu zaman gerçekliği değiştirmek, kendini değiştirmekten daha kolaydır.

Vicdanın sessizliştirilmesi

İnsan zihni, adaletsizliği yok sayar ya da normalleştirirken başka psikolojik mekanizmalar da devreye girer. Psikolog Albert Bandura’nın vicdanın sessizleştirilmesi üzerine ortaya koyduğu teoriler bu durumu güzel açıklar.

Bandura, insanların kendi vicdanlarını susturmak için geliştirdiği sekiz mekanizmayı tanımlar. Bunlar arasında ‘ahlaki gerekçelendirme’, ‘sorumluluğun kaydırılması’ ve ‘kurbanın suçlanması’ gibi stratejiler bulunur. Bu mekanizmalar sayesinde bireyler, etik olmayan davranışlarını meşrulaştırır ve vicdan azabından kaçar.

Ahlaki gerekçelendirme: Birey, etik dışı bir davranışı daha büyük bir amaçla ilişkilendirerek meşrulaştırır. “Vatanı korumak için böyle davranmak zorundayız” gibi cümleler bu mekanizmanın ürünüdür.

Sorumluluğun kaydırılması: Birey, yaptığı eylemin sorumluluğunu kendi vicdanı yerine sisteme, lidere, çoğunluğa ya da amirlere atar. Örneğin, bir kamu çalışanı, yasadışı bir evrakı imzalamak zorunda kaldığında, “Bana böyle söylendi, emir büyük yerden” diyerek kendini vicdani yükten kurtarır. Aslında sistemin bir parçası olmuştur ama kendi rolünü küçültür.

Kurbanın suçlanması: Burada birey, adaletsizliğe uğrayan kişiyi suçlayarak eylemi haklı gösterir. Örneğin, işkenceye uğrayan bir tutuklunun haberine sosyal medyada gelen bir yorum: “Kim bilir ne yaptı da bu hale geldi?” Ya da tacize uğrayan bir kadına yöneltilen şu kalıp cümle: “O da öyle giyinmeseydi.” Bu yaklaşım, failin sorumluluğunu görünmez kılar, adaletsizliği görünmezleştirir.

Bu stratejiler bireylerin hem kendi içsel ahlaki dengelerini bozmadan, hem de sistemin adaletsizliklerini sorgulamadan yaşamasını sağlar. Böylece adaletsizlik yalnızca uygulanmaz, içselleştirilir.

Tüm bunların yanısıra kutuplaşma yani kimlikçilik de adaletsizliğin içselleştirilmesinde etkilidir.

Ahlakın yerini alan kimlikçilik

Sosyolog Henri Tajfel ve psikolog Muzafer Sherif’in çalışmaları, insan zihninin ‘biz’ ve ‘onlar’ ayrımı yaptığında, etik yargıların dahi bu ayrımın gölgesinde biçimlendiğini gösterir. Sherif’in ünlü ‘Robbers Cave’ deneyinde, birbirinden tamamen habersiz iki çocuk grubu sadece ayrı kamplarda yaşamaya başladığı için kısa sürede birbirine düşmanlık beslemeye başlar. Bu çocuklar, aynı yaştadır, aynı dili konuşur, aynı geçmişten gelir ama grup aidiyeti, tüm benzerlikleri görünmez kılar.

Bu deneyde ortaya çıkan sonuç, bugünün kutuplaşmış toplumlarında açıkça gözlemlenmekte. İnsanlar artık bir olayın etik olup olmadığını değil, kimin yaptığını dikkate alarak hüküm verir. Adaletin değil, aidiyetin sesi ağır basar.

Örneğin, muhalif bir işadamının iş yaşamında yoluna taşlar konulurken, iktidar yanlısı bir işadamının vergi borçları silinir. Özetle, eylemin ne olduğu değil eylemi yapanın kimliği baz alınır.

Bu tutum, sadece adalet sistemini değil, vicdan mekanizmasını da aşındırır. Grup kimliği, bireysel ahlakın önüne geçtiğinde, insanlar adaletsizliği yalnızca görmezden gelmekle kalmaz, gönüllü biçimde savunur.

Tıpkı Sabahattin Ali’nin ‘Kağnı’ öyküsünde olduğu gibi, köyde işlenen açık bir cinayete rağmen herkes susar. Çünkü adalet değil, kurbanın kim olduğu konuşulur. Ölenin sesi yoksa öldüren sorgulanmaz.

Ahlaki temellerin farklılığı

Psikolog Jonathan Haidt, insanların ahlaki yargılarını yalnızca evrensel ilkelerle değil, duygusal ve kültürel temellerle şekillendirdiğini savunur. ‘Moral Foundations Theory’ (Ahlaki Temeller Kuramı) olarak bilinen bu yaklaşım, bireylerin değer sistemlerini şu altı temel üzerinde kurduğunu söyler: Acıya duyarlılık ve zarar verme, adalet ve haksızlık, sadakat ve ihanet, otoriteye saygı ve isyan, ahlak ve yozlaşma ve özgürlük ve baskı.

Haidt’e göre bir toplumdaki bireylerin hangisine daha fazla önem verdiği, siyasi eğilimlerini ve toplumsal olaylara verdikleri tepkileri belirler. Örneğin, liberal eğilimli bireyler genellikle acıya duyarlılık ve adalet temellerine ağırlık verirken muhafazakâr eğilimli bireyler sadakat, otoriteye saygı ve ahlak gibi grup odaklı temelleri daha çok önemser.

Bu durum, bir olayın tüm toplum tarafından aynı şekilde algılanmamasının da temel nedenidir. Bireyler, aynı gerçeği farklı ahlaki merceklerle okur.

Örneğin, bir siyasetçi, yolsuzlukla suçlandığında toplumda iki temel tepki ortaya çıkar. Bazı bireyler (özellikle adalet ve acıya duyarlılık temeline öncelik verenler), yapılanın etik olmadığını ve cezalandırılması gerektiğini savunur. Diğer bireyler (sadakat ve otoriteye saygı temeline daha bağlı olanlar) ise bu durumu ya görmezden gelir ya da “Bu lider olmasaydı ülke daha kötü durumda olurdu” diyerek meşrulaştırır.

Sadakat temeli, burada adaletin önüne geçmiştir. Çünkü bireyin zihninde şöyle inançlar yerleşmiştir: “Liderimiz hata yapmış olabilir ama o bizden biri, her koşulda arkasında durmalıyız”, “Dış güçler onu devirmek istiyor, bu suçlamalar da bu planın parçası.”

Aynı olay, bir başka liderin başına geldiğinde ise aynı birey bu kez en sert eleştiriyi yapabilir. Çünkü mesele eylemin kendisi değil, eylemi yapanın kim olduğu ve onunla kurulan duygusal bağdır.

Bu durum, adaletin evrensel bir ilke olmaktan çıkıp kişisel sadakat testine dönüşmesine neden olur. Ve toplumda ‘Bizimkiler yaparsa sorun değil’ anlayışı yaygınlaştıkça adaletsizlik sadece görünmez hale gelmez, kutuplaşmayı da derinleştirir.

Birey bu körlüğü nasıl aşar?

İnançla maskelenmiş adaletsizlikten çıkış kolay değildir. Ancak mümkündür.

İlk adım, Festinger’in dediği gibi, çelişkiyle yüzleşmeyi göze almaktır. İnsan ancak zihinsel konfor alanından çıktığında dönüşebilir.

İkinci adım, Bandura’nın belirttiği gibi, sorumluluğu başkasına atmaktan vazgeçip eylemle yüzleşmektir. “Sadece inandım” demek, yapılanı haklı çıkarmaz.

Üçüncü adım, Haidt’in modeline göre birey, ahlaki önceliklerini sorgulayarak ‘adaleti kimlikten üstün‘ konuma koymayı öğrenmelidir. “Adalet yalnızca benim grubuma mı uygulanmalı?” sorusu, bu sorgulamanın başlangıcıdır.

Gerçeği görmek istemeyenlere nasıl yaklaşmalı?

Gerçeği görmek istemeyen birine yaklaşırken, amacın onu yenmek ya da utandırmak değil, düşünmesini sağlamak olması gerekir. Bunun için:

Suçlayıcı değil, sorgulayıcı olun: “Nasıl bu kadar kör olabilirsin?”yerine,  “Senin değerlerin adaletse, bu olanlar seni de rahatsız etmiyor mu?” gibi sorularla düşünceyi harekete geçirebilirsiniz.

Aidiyetlerini aşağılamayın: İnsanlar kimliğe saldırı gördüğünde savunmaya geçer. Bu nedenle direkt olarak “Sen yanlış taraftasın” demek yerine, “Bu davranış, senin de inandığın değerlere aykırı değil mi?” demek çok daha etkilidir.

Küçümsemeyin: Gerçeği inkâr eden kişi her zaman kötü niyetli değildir. Çoğu zaman zihinsel bir savunma mekanizması devrededir. Bu yüzden onun yerine düşünmektense, düşünmesine alan açmak gerekir.

Utandırarak ikna etmeye çalışmayın: İnsanın yüzüne ayna tutmak başka, o aynayı suratına çarpmak başkadır. Gerçekle alay etmek, dalga geçmek, savunmayı artırır.

Veri bombardımanına tutmayın: İnançla savunulan adaletsizlik, çoğu zaman bilgiyle değil kimlikle ilgilidir. Sayısız belge, delil, istatistik, doğru stratejiyle sunulmazsa reddedilir.

Düşmanlaştırmayın: Birini fikirlerinden dolayı ‘öteki’ haline getirmek, onu gerçekliğe daha da kapatır. Oysa çoğu insan değişime, ancak insan olarak görülmeye devam ettiğinde açılır.

Sonuç olarak, gerçeği görmek bir eylem değil, bir yolculuktur. Kimse bir sabah her şeyi fark ederek uyanmaz. Ama bazıları, gerçeği görmeyi seçtiği için değil, görmemeye daha fazla dayanamadığı için değişir. Ve işte o anda, en köklü değişim başlar: Vicdan yeniden konuşur.

Unutulmamalı ki adalet, herhangi bir inançtan, ideolojiden veya kimlikten üstün olmalı. Adaletin olmadığı bir toplumda, hiçbir inanç bireyi koruyamaz.